VEHHABİLİK

HAZ: İSMİGÜL ÇETİN

         Vehhabilik, şahısların aşırı derece taktis edilmesinin onlardan bereket umulmasının, onları ziyaret etmekle Allah’a yaklaşma isteğinin, dinden olmayan bidatların çoğalarak dini törenlerde ve dünyevi işlerde baş köşeyi işgal etmesinin bir sonucu ve tüm bunlara karşı olarak Arap yarımadasında ortaya çıkmış bir mezheptir.[1] Arap Yarımadası’nda Necd dolaylarında Muhammed b. Abdülvehhab (H.1115-1206) tarafından kurulan Vehhâbilik, bugün Suudi Arabistan’ın resmi mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer bazı İslam ülkelerinde taraftarları vardır.[2]

            “Vehhâbi” ismi, kurucusunun hayatında muhalifleri tarafından verilmiştir. Bugün bu isimle anılmaktadır. Vehhâbiliğe Türk tarihinde “Haricilik” hareketi olarak bakılmış ve o şekilde isimlendirilmiştir. Vehhâbiler, kendilerine “Muvahiddûn” derler ve Ahmed b. Hanbel’in mezhebini devam ettiren Sünniler olarak görürler. Amelde ve itikadda Hanbeli olarak kendilerini nitelendirirler. Müstakil bir mezhep durumundadır. Tevhid konusunda tartışmalarda bulunmuş olan Muhammed b. Abdülvehhab dinin, doğrudan Kur’an ve Sünnet’ten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür[3].

 

I.SUUD DEVLETİ

         Abdülvehhab 1703 tarihinde Necd’in Uyeyne kasabasında doğdu.[4] Babası Arap kabilelerinin büyüklerinden, Temim boyundan Abdülvehab b. Süleyman’dır.[5] Medine’de tahsil gördü. Bir aralık Şam’a gitti. Ardından Necd’e dönerek fikirlerini yaymaya başladı ve tarikatını kurdu.[6] İbn Abdilvehhab, Der’iyye’de “Kitabu’t-Tevhid” kitabındaki görüşlerini yaymaya, insanları şirk ve bi’atlerden kurtararak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, yani ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde duruldu. O, insanların dalâlete düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve mallarının kendilerine inanan muvahidlere helal olduğunu ilan etti. Necd bölgesinde bu görüşler yaygınlık kazanmıştır.[7] Uyeyne ve çevresindeki eğitim ve irşad faaliyetleri yanında hicaz, Yemen gibi uzak bölgelerdeki umera ve ulemaya mektuplar göndererek kısa sürede ismini duyurdu. Özellikle Bedevilerden çok sayıda taraftar buldu.[8] Necd’de  fikirlerine karşı ortaya çıkan muhalif grup nedeniyle bu bölgeden ayrıldı ve Bağdat’ın güney batısında bulunan Der’iye şehrine yerleşti. Burada kendisinin en büyük destekçisi ve mezhebin siyasi kanadının kurucusu Muhammed b.Suud ile tanıştı. İkisi birbirlerine yardım etme hususunda anlaştılar. 1744 yılında yapılan ve Der’iye Sözleşmesi olarak bilinen bu anlaşma ile Muhammed b.Abdülvehhab fikirlerini savunacak maddi güç elde etmiş oldu. İbn Suud ise bu mezhep sayesinde nüfuz ve hakimiyet bölgesini genişletecekti.[9] İslami prensipleri esas alan bir devlet kurmak, bu devletin gücünü kullanarak Arabistan’daki müşrik ve bidatçı unsurları ortadan kaldırmak, halka gerçek tevhit inancını kabul ettirmek ve bütün bunları gerçekleştirmek için güç birliğine gitmek Der’iye sözleşmesinin temellerini oluşturuyordu. Bu hareketin dini lideri İbn Abdülvehhab , İbn Suud’u meşru bir siyasi lider olarak kabul ediyor ve ona biyat ediyordu. İbn Suud, Abdülvehhab’ın dini daveti için gerekli olan siyasi ve askeri gücü temin etmekle görevliydi. Bu anlaşma kısa sürede meyvesini verdi. İbn Suud’un ölüm tarihi olan 1765 yılına kadar bütün Necd Suudilerin yönetimi altına girdi.[10]

            İbn Abdülvehhab, 1206/1792 yılında öldüğü zaman, bu hareketin Muhammed İbn Suud tarafından zaten başlatılmış bulunan siyasi cephesi, daha bir ağırlık kazanır. İbn Suud zamanında başlayan toprak kazanma faaliyetleri, onun ölümünden sonra oğlu Abdülaziz zamanında da sürdürülür. Bu kadar süratle toprak kazanıp Necd’e hâkim olmalarında, şüphesiz Osmanlı hükümet merkezinden uzakta oluşları ve en önemlisi Osmanlı Devleti’nin Rus ve İran savaşları ile uğraşma mecburiyeti iyi bir fırsattı. Osmanlı Devleti’nin bu zayıf halinden istifade ile faaliyetlerini arttıran Vehhâbiler, Basra Körfezi civarında hâkimiyet kurdukları gibi, Necef’de Şiilerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhâbilerin öldürülmesini bahane eden Abdülaziz b. Suud, 1802’de Kerbela törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirdi ve Hz. Hüseyin’in türbesi yağmalandı.. Taif, Mekke ve Medine ele geçirildi.[11]  Mekke Şerifi Galip kısa bir süre  sonra Mekke’yi geri alınca Abdülaziz, Necd’e geri dönmek zorunda kaldı. 4 Kasım 1803’te de Kerbela olayının intikamını almak isteyen bir Şii tarafından öldürüldü.[12] Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Suud bin Abdülaziz, 1805 haziranında ordusuyla tekrar Hicaz’a girdi. Medine’yi ele geçirdi. İnsanları kendi mezhebine davet etti ve bu daveti kabul etmeyenlerin öldürülebileceklerini halka ilan etti. Şehirdeki türbeler ve mezar taşları yakıldı. Hz.Muhammed’in türbesi yağmalandı. Ertesi yıl Mekke’yi ele geçiren Vehhabiler, Şeyh Galip’in kendilerini tanıyınca onun yönetimine dokunmadılar.  

            Vehhâbiliğin, nihayet esaslı bir dert olmaya başladığını fark eden Osmanlı Devleti ve onun başındaki hükümdarı İkinci Mahmud (1808-1839), işin hallini Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya havale etti. Paşa oğlu Tosun emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arasında Mekke, Medine ve Taif’i Vehhâbilerden kurtardı.[13] Suud bin Abdülaziz’in 1814’de ölmesi üzerine yerine oğlu Abdullah geçti. Diğer taraftan Mısır ordusunun başına da Tosun Paşa’nın ölümünden sonra kardeşi İbrahim Paşa geçmişti. İbrahim Paşa, meseleyi kökten çözmek için Vehhabilerin başkenti olan Der’iye’yi kuşattı ve Nisan 1818’de ele geçirdi. Abdullah b. Suud yakalandı. Önce Mısır’a oradan da İstanbul’a gönderildi ve orada idam edildi. Der’iye’nin işgali esnasında Suud ailesinden ve Vehhabi ulemasından pek çok kişi yakalandı. Bunlardan bir kısmı idam edilirken bir kısmına da oldukça iyi davranıldı. İdam edilenlerden biri de Abdülvehhab’ın torunu Der’iye kadısı Süleyman b. Abdullah’dı.[14]

         Bu isyanı bastıran Mehmet Ali Paşa İslam dünyasında büyük itibar ve şöhret kazanmıştır. Babıali de ona mükafat olarak hicaz ve Habeş valiliklerini verdi. Bu itibar ve şöhret ileride kurmak istediği Mısır devleti için iyi bir başlangıç olacaktı.[15] 

 

II.SUUD DEVLETİ

         Suudi ailesinden Türki b. Abdullah, Der’iye’nin işgalinden sağ kurtulmuştu. Türki, Necd’in Suud ailesi adına tekrar kontrolü için 1820’den itibaren çalışmalara başladı. 1822’de Riyad’ı ele geçirerek faaliyetlerinin merkezi haline getirdi. Osmanlılar yanında İngilizlerin de bölgeye ilgisi artmakta idi. Süveyş Kanalı’na ve Hindistan’a yakın olmasından dolayı Arabistan Osmanlılar ile İngilizler arasında nüfuz mücadelesinin yaşandığı bir bölge olmuştu. Türki bazen Osmanlılara bazen de İngilizlere yakınlaşarak siyasi hedeflerinden pek çoğunu gerçekleştirdi. 1834’de ailesinden birisi tarafından öldürülünceye kadar, Necd dışında Ahsa ve Bahreyn’i de ele geçirmişti. Bu nedenle Türki 1892 yılına kadar devam edecek olan II. Suud Devleti’nin kurucusu sayılmaktadır. Türki’nin yerine oğlu Faysal geçti, faysal babasının yayılmacı siyasetini devam ettirdi. Arabistan’ın değişik bölgelerinde Mısır ordusu ile savaşmak zorunda kalan Faysal yenildi ve 1838’de esir düştü. Kahire’de hapsedildi.[16]

         1840’lardan itibaren Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı ile ilişkileri bozulmaya başladı. Paşa bağımsızlığını ilan edince Mısır ordusu merkezi güçlendirmek için Arabistan’dan çekilmek zorunda kaldı. Faysal bu karışıklıklardan yararlanarak beş yıllık esaretten sonra kaçmayı başardı ve devletin başına yeniden geçti. Faysal 1865’de öldükten sonra Suudi ailesi içerisinde iç çekişmeler ve taht kavgaları başladı. Bu da aileyi zayıflattı. Aynı zamanda kuzey Necd’in bedevi kabilerlerinden biri olan Şemmar’ın lideri Muhammed b.Reşid, güçlü bir siyasi yapı kurmuştu. Reşid, Suudi ailesinin içinde olduğu durumdan yararlanarak, Ahsa, Necd ve Riyad’ı ele geçirdi. Fakat Suudi ailesine dokunmadı. Ailenin başına Faysal’ın oğullarından biri olan Abdurrahman’ı geçirdi. Bir süre sonra Abdurrahman, Reşid’in kontrolünden çıkmak için girişimlerde bulununca Reşid 1891’de Riya’ı tamamen kendi kontrolüne aldı. Suud ailesi Riyad’dan çıkmak zorunda kaldı. Önce Bahreyn’e oradan da Kuveyt’e geçtiler, Osmanlı Devleti tarafından Abdurrahman ve ailesine maaş bağlandı. Aile bu maaşla ve Kuveyt emirinden aldıkları yardımla geçimini sağlıyordu.[17] Suud ailesinin Riyad’Dan ayrılmasıyla II.Suud Devleti de sona ermiş oldu.

 

III.SUUD DEVLETİ: SUUDİ ARABİSTAN

         Bugünkü Suudi Arabistan devletinin kurucusu olan Abdülaziz ibn Suud, Abdurrahman’ın oğludur. Babsı ile geçirdiği sürgün hayatından sonra 1902’de ailesinin eski topraklarını ele geçirmek için harekete geçmiş ve 15 Ocak 1902’de Riyad’a hakim olarak, Suudi hakimiyetini yeniden canlandırmıştı.[18] Emirliğin başına geçen Abdülaziz, bölgedeki hakimiyetini genişletmek için Reşidoğulları ile mücadele etti. Reşidoğullarının bölgeyi Osmanlı himayesi altında yönetmesi Suudileri ve Osmanlılar karşı karşıya getirdi. Suudiler ile Osmanlılar arasında ilk temas 1904 Haziranında gerçekleşti. Bu savaşta yenilen Abdülaziz, aynı yılın sonbaharında yapılan savaşta Osmanlılara ve İbn Reşid’e karşı başarı kazandı. Bu savaşın sonunda ilginç bir gelişme yaşandı. Osmanlıların Necd’de yaptığı askeri takviyeden çekinen İbn Suud Osmanlı padişahına yazdığı mektuplar ile olayın sorumluluğunu İbn Reşid’e atıyor, af diliyor ve bağlılığını bildiriyordu. Bunun sonucunda 1905’de bir Osmanlı temsilcisi ile Abdülaziz’in babası Abdurrahman bir araya geldi. Abdurrahman, kuzey Necd’de bir Türk garnizonunun bulunmasından memnunluk duyacaklarını, tek istedikleri şeyin de İbn Reşid’in bölgeden uzak tutulması olduğunu temsilciye bildirdi. Bu görüşmenin sonucunda bir Osmanlı birliği bölgeye yerleştirildi. Bu arada İbn Suud, ezeli düşmanı İbn Reşid’i 1906’da yenmeyi ve öldürmeyi başardı. Reşid’den kurtulan İbn Suud’un Osmanlı birliğine ihtiyacı kalmamıştı. Çevredeki kabilelere Türk garnizonuna giden kervanlara yol vermemelerini emreden Suud, Türk birliğini savaşmadan bölgeden çıkarmayı başardı. Açlık, hastalık, ardından da firarlar başlayınca Türk garnizonu bir daha dönmemek üzere Necd’i terk etti. [19]

         Necd’den sonra İbn Suud’un yeni hedefi, ahsa oldu ve burada da Osmanlılar ile karşılaştı. 1913’de Osmanlı birliğini teslim olmaya mecbur etti ve bütün Ahsa bölgesini ele geçirdi. Osmanlı Devleti, İbn Suud’u yanına çekmek, en azından Onu İngilizlerin yanına itmemek gayesiyle Ahsa’daki bu oldu bittiye tepkisiz kaldı. Nitekim 1914 Mayısında Osmanlı ile Abdülaziz ibn Suud arasında imzalanan anlaşma gereğince Abdülaziz’e Bab-ı Ali’ye bağlı kalmak ortak düşmanlara karşı ittifak yapmak şartıyla Necd valiliği ve paşa unvanı verildi.[20]

             

 


 

[1] Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadî, Siyasi ve Fıkhî Mezhepler Tarihi, (çev.Sıbgatullah Kaya), İstanbul, 2004, s.221.

[2] Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, Selçuk Yayınları, İstanbul 1980, s.63-64

[3] Ethem Ruhi Fığlalı, a.g.e, s.63-64

[4] Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul, 1964, s.438

[5] Ahmet Vehbi Ecer, Tarihte Vehhabi  Hareketi ve Etkileri, Ankara, 2001, s.51

[6] Enver Behnan Şapolya, a.g.e, s.438

[7] Ethem Ruhi Fığlalı, a.g.e, s.67

[8] Mehmet Ali Büyükkara, Suudi Arabistan ve Vehhabilik, İstanbul, 2004, s.22.

[9] Ahmet Vehbi Ecer, a.g.e, s.54-56

[10] Mehmet Ali Büyükkara, a.g.e, s.31

[11] Ethem Ruhi Fığlalı, a.g.e, s.67

[12] Mehmet Ali Büyükkara, a.g.e, s.33

[13] Ethem Ruhi Fığlalı, a.g.e,s.67

[14] Büyükkara, a.g.e, s.34-35.

[15] Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, C.11, İstanbul, 1989, s.400

[16] Büyükkara, a.g.e, s.35

[17] büyükkara, a.g.e, s35-37

[18] Büyükkara, a.g.s, s.37

[19] Büyükkara, a.g.e, s.42-45

[20] Büyükkara, a.g.e, s.45