ANASAYFA                                                           Tarih Nedir? *
 

İlber Ortaylı

Tarih-derken, kelimelerin üzerinde durmak lazım. Bir tanesi historia, ikincisi tevârîh, üçüncü tabir bilhassa tarih felsefesi açısından geçecek olan
 res gestae'dir.

Historia latinlerin tarih kelimesi, aslı Yunanca; somut bir malzeme, müşahhas bir malzeme, bilgi demek. Arapçadaki tarih kelimesinin kökü ay bilgisi demek, yani takvim bilgisi; çok müşahhas. Res gestae ise, latin-cede 'res' şeyler demek; 'gestae' "hatt-ı harekât, tavır, hareket" anlamındadır. Demek ki Titus Livius'un büyük eserine baktığımız zaman, Res gestae Populi Romanı 'Roma halkının serencamı, şanlı, yürüyüşü' demek olabilir. Bu Augustos-Claudius devrinde yaşayan Romalı tarihçinin eserinin adı. -Almanca tarih kelimesi 'Geschichte' hikâye demek, story değil ama; 'olmuş' anlamı var içinde çünkü.

Tarih dendiğinde Heredot akla geliyor. Ama eserini okuduğunuzda burada 'tarih nedir' diye şaşırabilirsiniz. Bir yerde olayları anlatıyor; fakat olayları anlatmaktan çok o yerin coğrafyasının tahlili, çevrenin tahlilini yapıyor. Bu tahlili yaparken bir müesseseyi, bir âdeti, bir olayı anlatmak için kimi zaman rivayetlere dayanıyor; hattâ kimi zaman mitolojiye kadar gittiği oluyor. O zaman bunun tarih ve gerçeklikle ilgisi ne diyorsunuz.

Yani destandan nasıl ayrılıyor? Çok basit: Onun -mitolojinin aksine- doğrudan doğruya yaşadığı gün ve çevreden hareket etmesi söz konusu. Bu bir sağlam yöntem. Netice itibariyle gözlediğine, gördüğüne, tahkik ede-bildiğine dönüyorsun. Görünen ve dokunulan öbür bilgiyi ayıklayabilir. Gerçi bu ayıklanan bilgi de (mitoloji) kültürel yapıyı veriyor.

Yunanlılar aslında tarihi çok seven adamlar değiller; Araplar gibi, İranlılar gibi değiller. Çok geriyi merak ettikleri yok. Çok pragmatik insanlar, bir bakıma. Etrafa bakıyor, 'bu nedir' diye. Bu duygu var; bu aidos'tur işte: Gördüğü müşahhas bir şeye bakmak. Gidiyor Mısır'a, şu şu tanrılar var, Teb şehri var, diyor ve bunun köküne iniyor. İran'a gidiyor, hanedana bakıyor, onların böyle âdetleri var, veraset sistemleri şöyle, diyor. Bunun etrafında tarih yazıyor. Adeta bugünkü, yirminci yüzyılın pragmatik yaklaşımı gibi. Heredot'ta tarih olarak başka milletlerden soyutlanan, tecerrüd ettirilen bir Yunan medeniyeti tarzı yok. Meselâ siyasî rejimleri monarşi, demokrasi v.s.yi savunan muhayyel dört kişiye tartıştırıyor. Biri İranlı ve monarşiyi savunuyor; tartışmayı da o kazanıyor. Dolayısıyle barbar denen kavram Yunanlılar tarafından tahkir edici mânâda kullanılmış değil. Yunanlı için barbar, hiç tespit edemediği, tanımadığı, dilini anlamadığı tipin (etnik tipin) bir tür adlandırılması. Tıpkı Macarların Almanlara bir zaman 'dilsiz', 'nemeth' demesi gibi. Nemçe oradan geliyor. Dilini anlamıyor; bütün mesele o. Yoksa etrafı, coğrafyayı tedkik için Heredot'ta böyle çok enteresan bir yaklaşım vardır ve okuduğunuz zaman görürsünüz ki yaptığı belirli gerçeğin etrafındaki rivayetleri toplamak. Fakat tam anlamıyla mitolojiden de kurtulamamıştır. Kendisinden sonra gelen Thukydides'e baktığımızda, ki Peleponnes savaşları'nı yazar, bu tür saplantılar yoktur. Meselâ Thukydides Peleponnes savaşlarını ne İlyada gibi yazıyor ne de Heredot gibi. Son derece müşahhas bir yaklaşımı var. Söylediği şu: "Troya savaşı büyük bir savaş değildi; küçük kayıklarla geldiler, o zaman gemiler büyük değildi. Savaşın on yıl sürmesi Akhalıların aç kalıp etrafı yağmalamalarındandı". Böyle son derece sağlam, küçümseyen bir mantık var. Ele aldığı Peleponnes Savaşları'nda bu tutum var. Atinalılar, Ispartalılar ve ittifak halindeki diğer şehir devletleri birbirleriyle hangi temel üzerinde entrika yapıyorlar? Bunu günü gününe kaydetmek gibi bir keyfiyet söz konusu. Bu ise çok önemlidir ve ifası göründüğünden çok zordur. Meselâ Damat Ferid ve İstanbul cephesi ile Anadolu cephesini tasvir edenler, orada bir kavmin dramını, birbirlerini nasıl yediklerini, nasıl ayrı düştüklerini, mantık veya mantıksızlıklarını Thukydides kadar iyi tarif edemiyorlar. Demek ki Thukydides'de tam bir soğukkanlılık var.

Sonra harbe tanrıların müdahale edişi. Biliyorsunuz Yunan mitolojisinin büyüklüğü (ki aslında orijinal değil ve Yunan mitolojisinin kaynakları, yani tanrılar, tanrıçalar ve bunların fonksiyonları esas itibariyle eski Mezepotamya'dan, Anadolu'dan gelmedir, belki hiç bir milletin mitolojisi orijinal değil) insan hayatına, toplum hayatına dair çok esaslı bir gözlemde bulunmaları ve tanrıları da o toplumun içine sokmalarında. (Bu tabiî çok naiv, çocuksu bir şey. Biz Eski Yunan'ın bu çocuk ruhunu seviyoruz; yoksa medeniyetin işbaı olarak görmek aklımıza gelmez.) Troyalılar- ' la Akhalılar savaş ediyor, tanrıları da işin içine karışıyor. Sanki ülkücülerle solcular kavga ediyor da politikacılar bu işe burnunu sokuyor, akıl öğretiyor gibi. Yani insanî, kötü, haris, habis, yerine göre de iyi figürler. Meselâ savaş tanrısı Ares cıyak cıyak bağıran, provakatör biri; Romalıların Mars'ı gibi kuvvet ve satvetin temsilcisi değil. Athena çok akıllı geçinen bir kadın; fakat Paris onu en güzel diye seçmediğinden, elmayı ona vermediğinden, kaprisli. Afrodit bütün güzelliği ve kadınlığıyla Troyalıları tutuyor; fakat akıl veremiyor. Böyle, cemiyetin içinde, perde arkasındaki ikinci grup adamlar gibi ortalığı karıştırıyorlar.

Bu yapılaşma ve uslûb Thukydides'te söz konusu değil. Ne kâhinlerin kehanetini, ne tanrıların karışmasını bu olaylara dahil ediyor. Hattâ hadiseye tenkit getiriyor: 'Böyle olmasaydı, şunu yapmasalardı başka türlü bir sonuç çıkacaktı' falan diyor. Bir muhakeme tarzı var. Sosyal tarih lafı etmeden yapılıyor. Thukydides'i okuduğunuzda görürsünüz: 'Ispartalılar şöyle yaşayan bir kavimdi, Atinalılar böyle; yaşadıkları coğrafya şöyle, onlarınki böyle. Onun için böyle hareket etmek zorundaydılar' der. Kısacası M.Ö. 4., 5. asırdaki adamla yani Thukydides'le Braudel arasında çok fark yok. Tarih yazımında ilerleyici dönüm noktaları koymak saçma. İnsanlar birbirini okuyarak yetişiyor. Fizikte Nevvton ve Einstein büyük devrim olabilir. Tarih yazımında böyle bir şey yok. Kimse kimseyi geçmez. Hukuk da böyle bir ilimdir; normlar bellidir, mantık, hukuk mantığı bellidir. Uzun yıllar yapılan tahsille kavranılır hukuk mantığı ancak. Dolayısıyle hukukçuların arasında öyle ileri-geri farkı da olmaz. Meselâ Tribonianus'u getir Roma'dan, bir de Avusturyalı Kelsen'i; ikisinin önüne bir anonim şirket problemi koy, belki Tribonianus kısa bir istişare ile "hükmî şahsiyet" mevzuunu anladıktan sonra daha iyi bir mütalâa verir. Bunun gibi 2000 yıl evvelin tarihçiliği ile bugünkü arasında büyük fark yok. Niye yok! Çünkü tarihçilik aslında belirli tekniklere dayanır. Bizim de akademik olarak öğreteceğimiz tarihçilik odur. Bir taştaki yazıyı nasıl okursun? Numizmatik meseleleri nasıl değerlendirirsin? Bir kağıdı eline aldığın zaman paleografik ve diplomatik yönden nasıl bakarsın? Tarihlendirmeyi nasıl korsun? Bu ilimdir. Bu bakımdan da tarih ilmi diğer sosyal bilimlerin içinde, hattâ doğa bilimleri gibi pekinliği, kesinliği olan bir ilimdir. Çünkü bu kağıt böyle okunur. Cinsi böyle bir kağıttır. Yazı bununla yazılmıştır. Bu kalem de 1960'lardan sonra keşfedilip kullanılan bir kalemdir. Üstünde posta pulu olduğu ve tarih damgası olduğuna göre tarih bellidir dersin. 90'lı yıllarda Türkler şu işle uğraşmışlar, sonucunu çıkarırsın. İşte bu kesin bir şeydir, pekindir. Sosyolojinin, iktisadın yöntemlerinden çok daha kesin olduğu açıktır. Fakat tarihçilik bu kadar değildir. Ondan sonra bir spekülasyon safhası vardır ki bu sanatçılıktır. Belirgin bir şekilde, abartma ve yalana sapmadan yorumlama meselesidir. Dolayısıyle-bu tarihçide bir yerden sonra bir sanatçılık vasfı olduğunu gösterir. Emil Droysen'in dediği gibi; "tarih bilim değildir, bilimin de üstünde bir şeydir."

Tarih diye Thukydides'le başladığımızda, bu demek değildir ki bu ibtidaî dal yavaş yavaş doğuyor, gelişiyor sonunda geçen asrın bu asrın büyükleri ortaya çıkıyor. Böyle bir gelişme çizgisi olmaması gerekir. Herkesin kendine göre üslûbu vardır, üslub zayıflıkları vardır; o anlamda Thukydides için de en büyük tarihçi demiyoruz, İbn Haldun için de en büyüktür, demiyoruz. İbn Haldun kendine göre büyüktür ve bu keyfiyet, tarih ilminin gelişmesinden değil, herkesin kendi uslûb ve tekniği içinde büyük tarihçi oluşundandır. Tarih yazıcılık; bütün zamanların ötesinde, tarihçilerin eşitlik içinde kendi üslûpları ve sanatçı beceriklilikleriyle devam ettirdikleri bir bilgi ve yazım dalıdır.

Fakat ortada tarih yazımı ve tarihçilik açısından bir problem vardır. Aydınlanma dediğimiz çağın tarihçilik düşüncesine çok büyük zararları olmuştur; çok büyük de faydalan olmuştur. Tabiî bize mekteplerde okutulan, sadece çok büyük faydaları olduğudur; her şeyin çok açıldığı, geliştiği tarzındaki yaklaşımdır ve bu soğukkanlı olmaktan çok gürültülü bir slogandır. Aydınlanma devrinde maalesef tarihin belirli bir yorumu ve kullanımı söz konusu oluyor. Bunu ne Eski Yunanlılar ne de İslâm tarihçileri yaptılar. Yani kimse İbn Haldun'un, falan veya filan devletin büyük olacağını, tarihin en gâî noktası ve öz varlığı olacağını söylediğini iddia edemez. Ne Reşidüddin'den, ne Heredot ve Thukydides'ten böyle bir şey çıkar. O zaman ortada bir büyük problem var. İçinde yaşadığımız Akdeniz dünyasından söz ediyoruz. Bu tarihçiler birbirlerini hep biliyorlar ve öyle doğu medeniyeti, batı medeniyeti gibi yoz ayırımlar da yapmıyorlar. Bu Rönesans asrından sonra âdet oldu. Tabiî batılılar çekiyor başı. "İslâm medeniyeti" diyor. Halbuki Müslümanların medeniyeti var. Bunun muhteşem başarıları, özgün yanları da var, ama kastedilen mânada İslâm medeniyeti yok ve olmaz. Müslümanların medeniyeti, hattâ kendi akidelerine göre çizdikleri hat ve çeşitlemeler var ama, İslâm medeniyeti yok. Ne anlamda yok? Çünkü tâbir infiratçıdır (izole edicidir). Ama tuhaftır, kabul görüyor. Oysa İslâm medeniyeti, Çin, Japon, İnka, Maya medeniyetleri gibi bir şey değil. Akdeniz'in çevresindeki birikmeyle, Eski Yunan'dan, Eski Mısır'dan beri hem dinî düşüncemizde ve akidemizde hem de maddi düşüncemizde, kaba gözlemimizdeki metodların insanların birbirinden geçişiyle (ayrı dillerde fakat aynı zamanda birbirleriyle de çok garip bağlantıları olan dillerde -ayrı yazılarda- fakat yine birbirleriyle de bağlantısı olan yazılarda) kümülatif yığılmayla ortaya dökülmüş bir şekli. Bu kültür çevresi Akdeniz dünyasıdır. İçinde gerçi varyantlar vardır, o ayrı bir şey. O halde bizim için Heredot da Thukydides de İslâm tarihçileri de bir büyük akımın, kalıntının devamıdır ve birbirlerini tamamlar. Bu saf bir bilim düşüncesidir aynı zamanda. Bu tarihi temeldir. Nitelik bakımından Çinli'nin medeniyeti gibi Çinli etnik gruba has bir şey değildir. Beynelmilel bir varoluştur.

Sosyal bilimlerde kurtuluş; felsefede, tarihçilikte kurtuluş için Judeo -Helen-İslâmî düşünceye geri dönmek lâzımdır. Çağımız insanının bu üç dildeki kaynakları iyi öğrenip, iyi çevirip düşünmesi, değerlendirmesi lâzımdır. Niçin üç dili öğrenmeli diyoruz? Vakıa bu üç dilden Türkçeye değilse de başka dillere çeviri var; ama filozof ve yorumcu orijinalden her zaman yeni zenginlikler çıkarır. Bu tipte bir hümanizm, bu tipte bir hümanist gymnasium lâzımdır. Tabiî bu bizde doğru anlaşılmamıştır. Hümanist denince Yunanca ve Latince anlaşılmıştır; yanlış değil, ama yetersiz. Bu grupta idealistler vardı. Fakat yetersiz bir görüştü, yetersiz bir bilgi birikimi ve yorumuna dayanıyordu.

Sosyal bilimcimizin de din bilginimizin de bunların hepsini bir arada yapması lâzımdır. Batı klasik tipteki hümanist eğitimi terk ediyor. Bunun sıkıntılarını da çekecek.

Medeniyet tarihi açısından en tehlikeli şey Aydınlanma Çağı'nın tarih yaklaşımıdır; çünkü tarihi yorumla kademelere ayırmışlardır. Teleolojik, gâî bir yorum getirmişlerdir. En iptidaîsi Voltaire'dir. Bu çizgiye Weber, Tonnies, Kari Marx dahildir. Marx ki çok kozmopolit ve ön yargısız görünür. Rusya'ya karşı Osmanlı İmparatorluğu'nu savunacak kadar, o dönemin Avrupalı tavrının dışındadır ve muhtemelen Yahudiliğinden gelme -gayri hristiyan bir tutuma dayanan başka bir tarih kalıbı vardır; bunlar ayrı. Fakat dikotomi dediğimiz kutuplaşma, gelişme çizgisine inanmış bir adamdır. Maalesef 18-19. yüzyılın Avrupasmdan gelme genel tutumu budur işte. Çünkü hiç bir zaman, belirtildiği gibi ne Titus Livius'da, ne İbn Haldun'da, ne İbnü'l-Mukaffa'da böyle bir yaklaşım yoktur. Onlar tarihe tarih olarak, somut bir şey diye, somut bir enformasyon diye bakmışlardır. Yorumlamamışlar mı? Elbette yorumlamışlar. Toplumlarda böyle mekanizmalar var, diye ortaya koymuşlar. Bunu en iyi de İbn Haldun yapıyor. Biraz zeki insanı müthiş çarpacak bir bilgi vardır onda. Çok dikkatli bir metin okuyucusu olan Ümit Hassan, İbn Haldun'u tanıyınca allak bullak oldu. Hiçbir zaman İbn Haldun gâî bir yorum yapmıyor. Çok sağlıklı bir bilgi veriyor. Eski Yunanlılar da böyle. İşte Aydınlanma'ya geldiğimizde tarihin gâî bir yorum için kullanıldığını, toplumun geleceği için programlandığını ve orada hedonist duyguların hâkim olduğunu görürsünüz. Fransız İhtilâli'yle saadet gelecek deniyor; toplumda saadet olur mu? Mesela Feminist hareket ile kadınlar mutlu olacak deniyor; öyle bir şey olur mu? Kadınlar bu hareket sayesinde idame-i hayat edecek; geçinmek için, yaşamak için, çocuğuyla birlikte var olmak için... Çünkü toplum değişiyor. O değişen toplumda yeni şartlar, yeni gereçler lâzım. Hareket budur. İnsan mutluluğu nedir sonra? Hiç bir zaman bilinmez, ölçülmez bir şey. Bunun yanında böyle bir görüşle tarih yorumu kitlelere mal olmuştur; bu çok önemlidir. Artık insanoğlu tarihi doğal duygusuyla, bir hayvan (!?)olarak geçmişini merak ederek değil, bir şey inşa etmek için kullanıyor. Bu hem ilginç fakat hem de sapkın bir yönelim. Büyük bir değişim. Eski dönemin insanı tarihi bir şey için yorumlayan, merak eden bir hayvandı(!?); bütün özelliği buydu. Bugün geleceği inşa için kullanıyormuş. Bu değişimdir. Değişen tarih ilmi değil, tarihçi ve tarih okuyucusu; pek yararlı ve tutarlı değil, bir yere de varmaz.

Bu nedenle 'tarih yapmak' gibi bir görüş ve deyim ortaya çıkıyor: "Tarih yapanlar", pozitivist zihniyetin bir ürünü. "Tarihin öncüleri" gibi abuk subuk bir laf ortaya çıkıyor. Yani bir yerde Eski Yunanlının aidos'u üzerine bir tür logos oturuyor; söylem, kelâm biçimi, mantık. Eski Yunanlı aidos'la logos'u ne kadar güzel ayarlıyorsa, yahut İbn Haldun ne kadar güzel ayarlıyorsa bunun tersine artık logosla yapılan bir tarih söz konusu. Şimdi şuraya bakalım meselâ:

[Voltaire, XIV. Louis Asrı, s. 3 vd.]den

"Yalnız XIV. Louis'nin hayatını yazmak iddiası güdülmemekte, bundan daha büyük bir gaye hedef tutulmuş bulunmaktadır. Gelecek nesiller için sade bir adamın hareketlerini değil, fakat dünyanın görmüş olduğu en aydın asrın adamlarının zihniyetlerini tasvir etmeye çalışmak istenilmektedir".

Doğu düşüncesinde, meselâ, bir asr-ı saadet en büyük asırdır; her zaman için örnek alınacak ama bir daha asla tekrarlanmayacak bir asır. Batı laik düşüncesinde Yunan asırları, helenik asırlar buna -Aydınlanma'ya-hizmet ettiği için en büyük asırlardır. Bu çok önemli. Burada bir teleolo-jik, kademelenmiş tarih görüşü söz konusudur.

Voltaire devam ediyor:

"Bütün devirler, kahramanlar ve politika adamları yetiştirmiştir; bütün mili etler'ihtilâller ve inkılâplar geçirmişlerdir; hafızasını sadece olaylarla doldurmak isteyen bir kimse için tekmil tarihler hemen hemen aynıdır".

Burada bir kronoloji küçümsemesi yatar ve her öğretmen söyler bunu: "Çocukların kafasına olay dolduruyoruz" diye. Doldurmayacaksın da ne öğreteceksin tarih diye. Bir kısmı da hiç muharebe anlatmayalım diyor; ne anlatalım? Hangi yerde oturuyormuş çocuklar, hangi tabaktan yemek yiyormuş, hangi evde yatıyormuş köylüler? Bu tarih mi şimdi, bir yönüyle. Bir yerde mecbursunuz zamanın akışını takip etmeye, bakınız zihniyet nerelere kadar gidiyor:

"..hafızasını sadece olaylarla doldurmak isteyen bir kimse için tekmil tarihler hemen hemen aynıdır. Fakat düşünen, daha nadir bir keyfiyet olmak üzere de zevk sahibi bulunan her insan, dünya tarihinde ancak dört asır bulur. Bu dört bahtiyar asır esnasında güzel sanatlar kemale ermiş..."

Şimdi buradaki etnosentrizme, egosentrizme ve geosentrizme bakacaksınız. Yani bu dört asrın cereyan ettiği mıntıkayı göz önüne alacaksınız. Dünyanın geri kalanı hiçbirşeydir, sadece nötr bir eşya ve olaylar bütünüdür. Böyle bir dünya tarihi anlayışı ne kadar hatalıdır. Bu asır çok standart bir tarih bilgisi ve yorumu getirmektedir. Herkes için geçerli, âdeta fizik ilminin kaideleri kadar tutarlı, mantıkî kalıplar içinde yorumlanan bir tarih anlayışı getirmektedir. Bunun elemanlarından biri işte dört devirdir dünyada ve bu belirli bir coğrafyaya hastır. Peki Çin için niye bir şey söylemiyorsun dediğinizde Voltaire'e: "Bana ne, Çin'in ne alâkası var bu dünyayla" der gibidir. Amu bugün durum değişik. Çin neredeyse yakında ortalığı istilâ edecek, iktisadî kudretiyle. Biz o zaman merak edeceğiz; kim bu Çinliler, tarihleri neymiş bunların, yapıları neymiş, diyeceğiz. O halde bu nasıl bir bilim oluyor ki? Sürekli kalıplarını, elemanlarını değiştiriyorsun. Olmuyor işte o zaman. Bu tip bir tarihçi anlayışının ne kadar hatalı olduğunu, Voltaire'in "dört bahtiyar asrının" dışında kalan gayr-i bahtiyarları tekrar ele alıp incelemek zorunda kaldığınız zaman göreceksiniz.

"... ve bu devirler insanlık zekâsını gösteren birer çağ teşkil ederek gelecek nesillere örnek olmuştur. Hakiki şeref ve şana erişmiş olan bu çağların ilki, Philippos ile İskender'in, Yahut da Perikles'lerin, Demosthenes'lerin, Aristo'ların, Eflâtunların Apelle'lerin, Phidias'larm, Praksite-les'lerin asrıdır. Bu şeref ve şan da, o zaman bilinen dünyanın geri kalan kısmı vahşet halinde olduğu cihetle, Yunanistan'ın sınırları içinde kalmıştır".

Tabiî şimdi "aydın despotizm-aydınlanma çağı" dediğimiz dönemde insanlar Mısır medeniyetini bilmiyorlar. Bulunan papirüs üzeri hiyeroglif rulolarına büyü diye bakıyorlar ve yazıtların hangi devire ait olduğu bilinmiyor. Piramitlerin tam ne zaman yapıldığını bilemiyorlar. Helenistik devirde Manetho adlı bir rahibin yazdığı bugüne fragmanlar halinde gelen Yunanca bir Mısır tarihi var. Bu tek kaynaktır uzun zaman için... Vol-taire'in de fazla bir şey bildiği yok. Dolayısiyle tarihi dönemlemelerine bilgisizce devam ediyor:

"İkinci çağ, Lucretius'un, Cicero'nun, Titus-Livius'un, Vergilius'un, Horatius'un, Ovidius'un, Vitruvius'un adlariyle de zikredilen Caesar ve Augustus çağıdır. Üçüncüsü, İstanbul'un II. Mehmet tarafından zaptını takip eden çağdır. Avrupa krallarının yapmaları gereken işlerin o tarihte alelade bir vatandaş ailesi tarafından İtalya'da yapıldığını, okuyucu hatır-lasa gerektir. Türklerin Yunanistan'dan koğmakta oldukları bilginleri [kim var o çağda, köy o zaman Yunanistan] Medicis'ler Floransa'ya çağırdılar. Bu, İtalya'nın şeref ve şan devriydi. Güzel sanatlar bir kalkınma idrak etmiş bulunuyorlardı. İlk Yunanlıların bu sanatlara hikmet ismini vermiş oldukları gibi, İtalyanlar da onları fazilet adiyle ululamışlardı. Her şey mükemmelliğe doğru gidiyordu.

"İtalya'ya daima Yunanistan'dan gelmiş olan güzel sanatlar, bu sefer orada uygun bir zemin bularak derhal yemişlerini verdiler".

Tabii dönemleme gereği pek çocukça bir yorum var. Yani II. Mehmed Topkapı'dan girdiği anda ilim ve kitap gibi şeyler Kumkapı'dan çıkarak gitti Avrupaya (!). Bu zihniyet mektep kitaplarında da (bizimkilerde de) yer alıyor.

. "Almanya ve İspanya da bu meyvalara sahibolmak istediler. Fakat güzel sanatlar ya bu iklimlere gelmedi, yahut da pek çabuk mahiyetleri bozulup kötüledi".

Bu çok zekice ve doğru; çünkü Rönesans sanatının Avrupa'da nasıl taklitlerinin yeşerdiği görülüyor; fakat bir tarafıyla da indî. Kendi asrın-daki Almanya'nın -ki Voltaire kendisi bulundu Almanya'da, Friedrich'in sarayında- nasıl bir potansiyeli olduğunu göremiyor. Bu söylendikten hemen sonra arkasından klasik Alman çağı ortaya çıkıyor: Goethelerin, Schillerlerin patlama devri... Tabiî Voltaire'in haberi yok. Prusya'da oturuyor; yüz elli kilometre ötedeki Königsberg'deki Kant'dan haberi yok. Kant'm Rousseau'dan haberi var; bunların ondan haberi yok. Kant'ın var, çünkü onun Fransızcası var ve takip ediyor; bunların Almancası yok. Kant Almancanm en güzel metinlerini yazıyor. Sonra Kant'la, İngiltere'deki Leibniz'le yazışmaları var Clarke'ın; onun üzerinden Descartes'la ilişki kuruluyor. Mme de Stael'e (De l'Allemagne/Almanya'ya Dair adlı eseri çevrildi. Napolyon imparator ilân edince kendini, Mme de Stae'l, cumhuriyetçi olduğundan, çok bozuldu. 'Niye imparator oldun' dedi. Devamlı sıkıştırıyor. Sonunda kapıya "Majesteleri banyodadır" diye bir yazı koyuyorlar. Napolyon çok yıkanır biliyorsunuz. "Aman efendim, dâhiler arasında yaş ve cins farkı yoktur" deyip doğru banyoya giriyor) kadar -Voltaire'den çok sonra, ihtilâl asrında- Almanya üzerine bilgileri yok Fransızların. Bu bilgisizliğin üzerine bir de tarih, yani epistemoloji kuruluyor. Bu tabiî her zaman iflasa mahkûm. Devam ediyoruz:

"I. François âlimleri himaye etti, fakat bunların bilgin olmaktan başka bir vasıfları yoktu. Kendisinin mimarları oldu, fakat Michelo-Angelo'ları da, Palladio'ları da olmadı. Boş yere resim okulları kurmaya çalıştı; çağırdığı italyan ressamlar hiç Fransız talebe yetiştirmediler. Bir takım hiciv şiirleriyle bazı açık hikâyeler bütün şiirimizi teşkil ediyordu. Rabelais'in eseri, II. Henri zamanında rağbette olan biricik mensur kitabımızdı.

"Hulâsa, henüz mükemmelleştirilmemiş olan musikiyi ve daha her tarafça meçhul olup nihayet Galilei'nin öğrettiği tecrübî felsefeyi istisna ettiğiniz takdirde, her şeye ancak İtalyanlar mâliktiler".

Enteresan olan şey, 18. asır adamının 16. asır için kültür tarihi yapması. Tarih felsefesi tâbirini de Voltaire kullandı tabiî. Gâî yorum başladı, Hegel'e ve sonrasına uzadı. İnsanları tarihe bakmaya itti. Her münevver, her eline kalem alan veya kitap yazan, her kahve gevezesi, bu tarz düşünmeye ve bir takım bilgileri edinmeye başladı. Sosyalizasyon da tarihçiliğe başka yaklaşımlar getirdi. Tarih yapmak kavramının yanında belirli normlarla tarih yazmak merakı da başladı. 18. asırdan itibaren tarih bilgisinin, tarih yazımının büyük atılımlar yapması yanında büyük sapmalar yapması, büyük zararları olması da yine bu asırda ortaya çıkacaktır.

Burada tarihin teleolojik (gâî) bir dönemlemesi yapılıyor; bütün dönemlemeler gibi yanlış. Bundan başka bütün amaçlı yazımlar gibi sapkınca. St. Augustinus'un de Civilate dei'si 17. yüzyılda J.B. Bossuet'nin (1627-1704) discour sur I'Histoire üniverselle ad usum Dophinum adlı eserinde ustaca bir ortak buluyor. Tanrı'nın insan topluluğunu belirli bir amaca götürdüğü işleniyor bu eserde. İşte bu teleolojik (gâî) yorum Avrupa düşüncesinde Voltaire'den Hegel'e bir çok yazarı etkiledi ve kütle sosyolojisi ilminin de dichotomique modellerle bir anlamda aksak yanını oluşturdu.

Bu dönemlemelerden en tipik olanı Vico'nun kidir. Beşeriyeti, a) Tanrı çağı (tanrıya itaat) b) kahramanlar çağı (adaletin dağıtımı, başkaldıran kahramanın adil oluşu dolayısiyle ona aittir ve böyle bir önder gereklidir. Bunun sonunda kanun devleti (Polizei Staat gelişir.) c) İnsanlık çağı (insanın bilgisi gelişir, hukuk mevhumu gelişir.) diye sınıflar. Bütün sosyoloji ve tarihin aydınlanma çağından beri bu hastalıkla malûl olması olumlu ve olumsuz etkiler yapar. Bu yorumlar da olumludur. Tarih ve toplum geniş kitlenin ilgisini çeker; öbür taraftan tarih yazımı tarihî olmaktan çıkar. Daha sonra bunu düzeltmek pek zorlaşacaktır.

Voltaire diyor ki; "Dördüncü çağ, XIV. Louis asrı diye adlanan çağdır, ve bahsettiğimiz dört devir içinde kemale en çok yaklaşanı da belki odur".

Şimdi bunlar monarşi Fransa'sını değiştirmeyi salık veren adamlar; ama monarşi Fransa'sını nasıl tahlil ediyor bakın. Gerçi ihtilâlcilik demek her şeyi çürütmek ve küçük görmek değil; ama temelde kralcı Fransa'nın temel kurumları ihtilal sonrası Fransa'da kaldırılmıştır. Bu duruma Alexis de Tocqueville pek yerinde işaret eder. l'ancien regime et la revolution'da (Gallimard, Paris 1967) eski Fransa'nın kurumlarının durumunu tahlil eder.

"Öteki üç çağdaki keşiflerle zenginleşmiş olup bazı alanlarda da ötekilerin üçünün birden yaptıklarından fazlasını yapmıştır.

"Gerçi güzel sanatların hepsi Medicis'lerin zamanlarından daha yüksek derecelere götürülmediler; lâkin insan idraki umumi bir mahiyette tekemmül etti".

Bütün insanlık tarihinin en üstün safhası (!). 'Daha zeki olduk' diyor (!).

Bunlar İngiltere'nin meşrutî sistemini, meclis sistemini öneren adamlar; fakat bir taraftan da İngiltere'ye medeniyet öğretiyorlar. Böyle bir bakış var İhtilâl'de. Devam ediyor:

"Doğru ve sahih felsefe ancak bu zamanda tanındı. Kardinal de Richelieu'nün son senelerinden XIV. Louis'nin ölümünü takibeden yıllara kadar, idaremizde olduğu gibi güzel sanatlarımızda, fikir hayatımızda ve âdetlerimizde, vatanımız hesabına hakikî ve ebedî bir şeref olması icabeden umumi ve derin bir inkılâp vukua gelmiş bulunduğunu söylemek doğru olur. Hattâ, bu hayırlı tesir Fransa'ya da münhasır kalmamıştır.

"İngiltere'ye yayılmış, bu zeki ve cüretli milletin o tarihte muhtaç bulunduğu rekabet duygusunu tahrik etmiştir; zevklerde inceliği Almanya'ya, ilimleri Rusya'ya götürmüştür; pek uyuşuk bir halde bulunan İtalya'yı bile canlandırmış ve Avrupa nezaketi ve cemiyet ruhunu anlamayı, XIV. Louis sarayına borçlu bulunmuştur.

"Bu dört çağın felaket ve cinayetlerden münezzeh kaldıklarına hükme-dilmemelidir. Güzel sanatların sakin vatandaşlar tarafından inkişaf ettirilmeleri, hükümdarları ihtiraslı olmaktan, milletleri karışıklıklar çıkarmağa hevesli olmaktan, rahiplerle keşişleri de bazen tahripçi ve ahlâksız olmaktan menetmez. İnsanların kötülüğü bakımından tekmil asırlar birbirlerine benzer; fakat büyük kabiliyet ve ehliyetlerle sivrilmiş bulunduklarını bildiğim asırlar bu dördüdür.

"XIV. Louis asrı diye adlandırdığım ve aşağı yukarı Fransız Akademisinin kuruluşundan itibaren başlayan asırdan önce..."

Voltaire tarihin bölümlerini bir de tarihliyor; asırları tarihlendirme alışkanlığı var. Bir insan hayatında bile yapılması âdeta imkânsız olan şey. Bir adamın çocukluktan çıkış tarihi 14 Mayıs 1954' diyebilir misiniz? Sinn-i buluğa erişi, hatt-ı harekâtının değişimi günle, ayla, hattâ yılla belirlenebilir mi ki bir toplum tarihinde bunu yapıyorsun.

Voltaire devamla; "İtalyanlar bütün Ultrasmontainlere (dağın arkasında kalan), barbarlar ismini verirlerdi; itiraf etmelidir ki Fransızlar bir bakımdan bu hakarete lâyıktırlar. Ataları İspanya ve Afrika Araplarmın romanesk kibarlığını gothlara has kabalıkla birleştirirlerdi. Haz veren sanatların hemen hiç birine malik değillerdi ki bu da faydalı sanatların ihmal edilmiş olduklarını gösterir." diyor.

Görüyorsunuz bize artık gülünç gelen yorumlarla, bilgilerle süslenmiş bir kademelendirme ortaya çıkmaktadır ve bu bir tarihtir. Sual: Gâî yorum artık kalmadı diyebilir miyiz?

Gâî (teleolojik) tarih el'an yapılıyor. Biz ondan vaz geçmiş değiliz. Tabiî bunun reaksiyonu da irrasyonel oluyor. Kapitalist sistemin gelişmesi, bu sistemle bütünleşme meselâ: 'Dünyaya kapitalizm yayılacak; kapitalizmin arkasındaki endüstri ve ona has örgütlenme, malî yapı, ideolojisiy-le -insan hakları- birlikte gelecek ve yayılacak... Bundan evvelki düzen ilkel, kötü'. İşte bu yorum. Hiç bir zaman bir toplumu kendi dengesi içinde incelemiyor. Yunanlı, Heredot bunu yapmazdı. Heredot Mısır'a veya Babil'e gittiği zaman, İran'ın sınırlarından geçerken oradaki toplumları 'bunlar da bizim gibi olamamışlar, olmalılar' demiyor. Böyle bir problemi yok. Atina demokrasisi var; çanak çömleğe isim yazıp adam seçiyorlar. Bunun anlatıyor; fakat bunun çok iyi olduğunu iddia etmiyor. Nitekim ünlü dörtlü tartışmasında İran monarşisini savunan galip geliyor, kültürler arası saygılı bakış eski Yunanda vardı, İslâm ortaçağında vardır. Heredot, Şahrastânî, İbni Haldun başka bir dünyayı; Rönesans sonrası Batı ise egosentrik, etnosentrik bir dünyayı, bir kurulmuş düşünceyi temsil eder.

* ilk neşri; Türkiye Günlüğü, say:: 39 Mart-Nisan 1996, ss.152-159./İkinci Neşri;Türkiye Günlüğü/Sayı:73-2003