Son Osmanlı şehri Sakarya

 

Adapazarı'nda hayat; Boşnak, Çerkez, Gürcü, Abaza, Arnavut, Tatar ve Arap sakinleriyle 'sakince' akıp gidiyor.

Her biri, farklı bir ülkeden savrulmuş bu mümbit ovaya. Bir asırdan fazladır ki, aynı mısır ekmeğini paylaşıp aynı fındık bahçesinde çalışıyorlar. Göç yollarında Karadeniz'e dökülen binlerce insanı unutmuş değiller; ama ilk göçen dedelerinin mezarı 'ana yurt' belledikleri bu şehirde artık. Farklı dillerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı Adapazarı'nda dostluğun izini sürdük. Arap ninelerin, Tatar dedelerin elini öptük.


Farklı kimliklerin ahenkle yaşadığı şehir Sakarya

—Teyze sen ne milletsin?

—Nasıl yani ne millet? Türk'üm ben.

—Onu biliyoruz canım, biz de Türk'üz de ondan başka ne milletsin? Çerkez misin, Gürcü müsün?

Emekliliğin tadını çıkarmak üzere Adapa–zarı'nın Sapanca ilçesine yerleşmiş bir hanım, gezip dolaştığı hiçbir şehirde işitmediği bir soruyla burada karşılaştı: 'Ne milletsin?' Gürcü ya da Çerkez veya Tatar olduğunu beyan etseydi, kaçınılmaz ikinci soru yetişecekti: 'Dil biliyor musun?' Adapazarı'nda doğup büyüyenler için sıradan kabul edilen sorular, 'dışarıdan' geleni hayrete düşürecek bir renkliliğe işaret ediyor; şehirde bugün, Balkanlar'dan, Karadeniz'den ve Kafkasya'dan göçmüş 17 farklı topluluk yaşıyor.

Sakarya bir "Küçük Osmanlı"

Adapazarı derinden derine hüzünlü bir şehir, bir yanıyla da dinamik ve coşkulu. Yıkılıyor ve her defasında azimle yeniden kuruluyor. Yüz, yüz elli yıl önce yerinden yurdundan sökülmüş yetmiş iki buçuk millet, 'memleket' belledikleri bu gevşek toprağa her sarsıntının ardından biraz daha sıkı tutunuyor. Göç yollarında ölen, denize dökülenler henüz unutulmuş değil. Osmanlı'nın âlicenaplığı ve yerli halkın hoşgörüsü de... 'Niye geldin?' diye sormak yoktur gelenekte ama şehirdeki kıpırtının, iç içe geçmiş fakat yine de özgün kalabilmiş onca kültürün, caddede omuz omuza yürüyen çekik gözlerin ve siyahî yüzlerin esrarını çözebilmek için sormak zorundayız; "Niye geldiniz a kuzum buraya, niye bu şehri seçtiniz?"

Anlatılanlara bakılırsa kimse keyfinden gelmemiş. Her göçün arkasında bir mecburiyet var. Ezelden beri bu topraklarda imiş gibi görünen 'yerli' Manavları bir kenara bırakırsak, şehrin ilk göçmenleri Fatih zamanında Kerkük ve Süleymaniye'den Üsküdar'a getirilen, sonra 1708'de Sakarya'ya yerleşen Kürtler...

İkinci sırada Kırım ve Kafkas göçmenleri var. Osmanlı ile Rusya arasındaki savaşlar sonunda sürgüne zorlanan Müslümanların yöreye ilk göçü 1864'te başlıyor ve 93 Harbi'nden sonra aynı bölgeden ikinci bir göç dalgası daha Sakarya topraklarına vuruyor. Balkanlar'a gelince, Osmanlı Devleti'nin 1912-13 Balkan Savaşları'nda topraklarını yitirmesiyle huzuru bozulan Türk ve Müslüman toplulukların bir bölümü soluğu yine Sakarya ve civarında alıyor. Tablo hakikaten çok hareketli; Birinci Dünya Savaşı sonunda Rus baskısından bunalan Doğu Karadenizlileri, Lozan Antlaşması'ndan sonra gelen mübadil göçmenler izliyor. 1930'lara gelindiğinde Romanya ve Bulgaristan'daki rejim değişikliğinden kaçanları görüyoruz. Bulgaristan göçleri peyderpey devam ediyor. 1989'da asimilasyon politikası yüzünden malını mülkünü o topraklarda bırakıp gelen soydaşların çilesini hepimiz hatırlıyoruz nitekim.

Göçlerin nedeni belli oldu; fakat Adapazarı'nın niye seçildiği henüz anlaşılmadı. Uzman görüşüne başvurmadan önce 89'da Beşköprü Mahallesi'ne yerleşmiş bir Bulgaristan muhacirine danışalım. "Ramazan amca, niye ille de Adapazarı dediniz?"

"Önce Konya'ya yolladılar bizi. 'Sizin dedelerinizin dedeleri Konya Karaman'dan Bulgaristan'a göçmüş, siz de gidip oraya yerleşin' dediler. Bin kişi trene doluşup gittik; ama orada kalamadık. Yaz günü çok sıcaktı, kuruydu. Biz yeşilliğe alışmışız, pek müsaade vermek istemediler; ama bir hafta sonra çıkıp bu tarafa geldik. Bazı yer tarlaydı, bazı yer ormandı. Arsaların parasını devlete yavaş yavaş ödedik, evlerimizi yaptık."

Çiçekli bir sokağa karşılıklı dizilmiş muhacir yani 'göçmen evleri', Türkiye'nin dört yanından gelenlerin oturduğu sitelere komşu bugün. 'Muhacir' vurgusunun bir önemi yok, tanınmayı kolaylaştıran aile ya da meslek adı gibi sıradan bir kelime. Muhacir dediğin buradan oraya, oradan buraya göçen değil mi zaten? Kolayınıza gidiyor diye 'Bulgar göçmeni' derseniz gücenirler bu yüzden, kırgın bir sesle uyarırlar; "Öyle deyince Bulgar gelmiş gibi oluyor. Bulgaristan göçmeni deyin. Biz Türk'üz, anadilimiz de Türkçedir."

Adapazarı yeşile, mümbit topraklara aşina toplulukları kendine çekerken Osmanlı'nın da bir planı vardı elbet. Şehirle ilgili on ciltlik bir ansiklopedi hazırlayan sosyolog Ali Aktaş, müthiş bir toplum mühendisi olarak tanımladığı Osmanlı'nın niyetini şöyle özetliyor: "İmparatorluk, bağımsızlığı çok seven ve ayrı bir devlet kurma geleneğine sahip Türkmenlerden korunabilmek için, Çerkezleri ve Abazaları bir yay şeklinde yerleştirmiş. Bir kenarı Balkanlar'da kalan dairenin diğer kenarı Sakarya ve civarına çizilmiş. Aynı göçler Anadolu'yu da dörde bölmüş." Meşhur bir Abaza köyü olan Memduhiye'de ziyaret ettiğimiz Talat Derinbay'ın, "Osmanlı bizi mısır taneleri gibi serpiştirmiş." sözü de işte burada anlam kazanıyor. O ve köy ahalisi Adapazarı'na düşen bir 'tane' olmaktan ziyadesiyle hoşnutlar bugün. Vaktiyle ormanlık olan bu yörede atlarıyla gezip dolaşan atalarına, "Kafkasya'daki yurdunuza benzer bir yer bulursanız yerleşin" demiş Osmanlı, onlar da ağaçlı dereli bu köyü seçmişler. Köy deyince, zihninizde ne canlandı bilmeyiz; ama tek kelimeyle söyleyelim, görüp bildiğiniz bütün köyleri unutun. Burası bir tatil köyünden farksız, görünürde ne traktör ne de hayvan var. Villa tipi evler bütün Çerkez ve Abaza beldelerinde olduğu gibi çim ve çiçeklerle bezeli yemyeşil, gölgeli bahçelerin olabildiğince gerisine kurulmuş. Ahır görebilene, sağa sola atılmış küçücük bir çöp tespit edebilene aşk olsun. Abazaların bütün mesailerini daha güzel bir görünüm için harcadıkları ortada zira fındıklarını toplamaya, yoncalarını biçmeye hep civar köyler yetişiyor. Çalışmayı pek sevmediklerini itiraf ediyorlar zaten. Talat amca yörede herkesin bildiği bir fıkrayı anlatıyor, hep beraber gülüyoruz: "Abaza'nın biri, oturduğu yerde mısır çapalıyormuş. Yanından geçen komşusu, 'Ne yapıyorsun öyle, oturarak olur mu hiç?' demiş de Abaza cevabı yetiştirmiş: 'Yatarak denedim olmadı, oturarak yapayım dedim.'"

Dursun ile Temel fıkralarının tahtını sarsacak nice fıkra var buralarda; iğneleyici olsalar da ciddiye alındıkları söylenemez, gülüp geçilir. Son otuz yılda öyle iç içe geçmiş, karışmışlar ki, kimse kimseye gücenemez artık. Biri Gürcü gelin almış, diğeri Tatar'a kız vermiş. Kendi milletlerinden başkasına toprak satmayan, kız vermeyen Abazalar bile kabak çiçeği gibi açılmış. "Artık herkesle akrabalaştık." diyen Talat amca mesela, Romanya'dan göçmüş Tatar'la evlenmiş. Alaşara Restoran'ın sahibi Selçuk Alaşara da düzenin bozulmaması şartıyla yeni akrabalara kapı aralıyor: "Bugün Kürt damadımız da var, Laz gelinimiz de... Her milletten insan var burada, onları tanıyabilir, ulaşabilirsin. İçlerinden istediğinle dostluk kurar, istemediğinle görüşmezsin. Herkes kendisine, hanesine yakışır kişilerle kaynaşmak ister. Millete göre yapılmaz bu ayrım."

Depremden sonra kaynaşma arttı

Şehrin üzerine ince bir tülbent gibi inen deprem hüznü bir noktada dağılıyor, dışarıdan bakmakla bilemeyeceğimiz bir güzelliğe açılıyor. Depremden sonra farklı topluluklar kaynaşmış meğer, köyler karışmaya, evlilikler çoğalmaya başlamış. Sosyolog Ali Aktaş'ın tespiti çok mühim: "99 depreminden sonra gördüler ki beton binalar hepsi için mezar, acı ortak ve gömüldükleri yer farklı değil. Önce geçici konutlarda 'mecburen' bir araya geldiler. Sonra kalıcı konutlara taşındılar. Bu tarihten sonra karşılıklı kız alıp vermelerin de yüzde 375 oranında arttığı söyleniyor." Köylerin şehir merkezine göre daha kapalı olduğu, gelenekleri devam ettirmek hususunda ısrarcı olduğu muhakkak; ama Aktaş, bu katılığın da yine depremle yumuşadığı görüşünde. Karadenizli bir aile, köylerinde kendileri dışında kimseye yer açmayan Abazaların yaşadığı Gebeş köyüne ev yapabilmiş ki, bu hakikaten mühim bir hadise. Bir de depremden belki seksen yıl önce kaynaşmayı başarmış köyler var; en güzel örneklerinden biri Söğütlü ilçesine bağlı Fındıklı köyü. Tatarların, Muhacirlerin, Manavların, Sudanlıların ve Karadenizlilerin bir arada yaşadığı köyde önce 86 yaşındaki Sudanlı Mümine ninenin elini öpüyoruz. Nüfus kâğıdında doğum yeri Sarışaban yazıyor. Sarışaban Selanik'te tamam da Sudanlı ninenin Selanik'te işi ne? Ali Aktaş imdada yetişiyor yine: "Osmanlı İmparatorluğu'nun Afrika'daki toprakları kaybetmesinden sonra tebaası oldukları paşa ile Anadolu'ya gelen Sudanlıların bir kısmı ihtimal ki Selanik'e geçtiler. Mübadele sırasında da Müslüman oldukları için Türkiye'ye yollandılar." Mümine nine, trenle değil gemiyle geldiklerini söylüyor. Göç sırasında o daha bebekmiş; ama büyüklerin anlattıklarına bakılırsa gemiler öyle büyükmüş ki; yedi köy birden koyunu mandasıyla yolculuk edebilmiş. Boşnak kocasını öte tarafa uğurlayan Sudanlı nine, köylüden hayli memnun. Eşinin hastanede yattığı günlerde ineklerini sağmış, yemeğini yapmışlar. Daha ne olsun!

Kimi balık yer, kimi yemez

Deniz ve balık, kültürlerin kaynaşmasını ya da hatıraların tazeliğini anlatan iki metafor... Göçerken Karadeniz'e binlerce insanı bırakan Abazalar, uzun süre Karadeniz balığı yememiş. Toprağa bağlılıklarıyla bilinen yerli Türkler yani Manavlar denize sırtlarını döndükleri gibi balığı da nimetten saymaz imiş. Ne zaman ki Karadeniz göçleri başlamış, hamsinin yenilebilir olduğuna kanaat getirilmiş. Sakaryalı iki hikâyeci; Sait Faik ve Necati Mert ikisi de Manav olduklarından belki, Sakarya Nehri'nin balıklarını taşımışlar hikâyelerine. Hamsiyi ancak Boşnak bir hanımla evlendikten sonra yiyebilen Mert, 'kitabı bir, kıblesi bir' komşularıyla kavgasız gürültüsüz aynı tatlı su balığını yiyerek yaşadıkları günleri anlatıyor. Sait Faik'in hikâyesinde ise 'çil sarı Boşnak kızlarının takunya şıkırdattığı' mahalleyi kaplayan nehir balığı kokusu var.

Kim, ne kadar?

Bugün, Sakarya'da Manav, Çerkez, Abaza, Gürcü, Laz, Tatar, Boşnak, Arnavut, Pomak, Muhacir, Kürt, Karadenizli Türkmen, Çingene ve çok az sayıda Ermeni, Rum ve Arap yaşıyor. Sosyolog Ali Aktaş'ın araştırmasına göre; şehir nüfusunun yüzde kırkını Manavlar, yüzde yirmi ikisini Karadeniz Türkmenleri, yüzde yedisini ise Balkan ve Rumeli göçmenleri oluşturuyor. Türkçe dışında anadili olan toplulukların oranı yüzde otuz görünüyor; ama bugün yalnızca yüzde yedisi bu dili konuşabiliyor.

GERÇEK ÇERKEZ TAVUĞU YEMEK İSTERSENİZ

Adapazarı'na şık restoranlar ve yöresel ürünlerin satıldığı marketler kazandıran Tuna Tan, altını çizmekten pek hoşlanmasa da Kafkas göçmeni. "Dedem, babam buralı, biz burada doğmuş burada büyümüşüz." diyor. Kafkas kültürünü hoş ve nostaljik bir tebessümle hatırlamayı ve enerjisini bu topraklar için harcamayı daha makul buluyor. Konaklama dışında her türlü ihtiyaca cevap veren beş yıldızlı restoranın menüsü en az Adapazarı kadar renkli görünüyor. Kafkas kavurması, Çerkez tavuğu, Karadeniz pidesi, Manav kültürüne has köy eriştesi, incirpare tatlısı... Tuna Tan'ın Adapazarı'nın meşhur bal kabağından icat ettiği 'ada çorbası' geleneksel ıslama köfte kadar kabul görmüş. Kabak, sadece çorba olarak kalmamış, çikolata ve ceviz takviyesiyle tatlı bir 'kabakzade' olup çıkmış. Şehrin kültürel zenginliğini ve dinamik havasını ilham verici bulan Tan, "Burada tatlı bir rekabet ortamı var." diyor. "Herkes kendi kültürünü yaşar ama karşısındakine saygı duyar. Sakarya, bu yönüyle Türkiye'ye örnek olabilecek bir il."

FUTBOLCUNUN AHLAKLISINI SEVEN ADAM: EKREM KARABERBER

Adapazarı'nda hangi yöne gitseniz çok kültürlü yapıyla zenginleşmiş renkli bir karakter bulursunuz. Milli Takım'a onlarca futbolcu yetiştiren Ekrem Karaberber, onlardan biri. Şimdi Yeni Cami ile evi arasında sakin bir hayat sürse de vaktiyle epey fırtınalar estirdiği ortada. Edepli oyuncu isteyen ve 'hafif yan basanı' bile anında evine yollayan Ekrem Hoca'nın talebelerini bir araya toplayınca 'küçük bir Adapazarı' çıkıyor karşımıza. En başta kendisi, 'uçan kale' lakaplı Karaberber, Bosna'nın Berberoviç sülalesinden. Yetiştirdiği futbolculara bakalım şimdi: Muammer Adatepe, nam-ı diğer Sarı Muammer Boşnak, Aykut Yiğit Gürcü, Oğuz Çetin ve Bülent Uygun Karadenizli, Hakan Şükür Arnavut. "Ben o çocukları unutamıyorum." diyor Ekrem Hoca, "Hepsinin ayrı bir anısı var bende. Müslüman ülkenin Müslüman evlatlarıyız hepimiz. Senin bana sözün geçecek, benim sana. Sen bana iyilik yapacaksın, ben sana." İyilik deyince, onu çok mutlu eden hac yolculuğunu hatırlıyor. Oğlu Esat, Hakan Şükür ve Bülent Uygun bir araya gelip hacca göndermişler Ekrem Hoca'yı. O da dönüşte 'hac hatırası' olarak sakal bırakmış. Bosna'ya gitmiş mi peki? "Bir tek ahım içimde o kaldı." diyor. "Bosna'ya gitmek..." Olur da giderse şayet 'bir mahalleyi dolduran' Berberoviç sülalesini ziyaret edecek. O evlerden birinde gençlik fotoğrafı asılı, Vefa Maçı öncesi elinde misafir takıma verilecek bir demet çiçekle çekilmiş 1952 tarihli bir fotoğraf... Ekrem Karaberber, 'dini bütün' diye Gürcü bir eş seçmiş kendisine. "Sen Gürcü, ben Boşnak bu nasıl olacak?" diye kafiyeli bir latife yapsa da şimdi, yıllar bu birlikteliğin 'bal gibi' de olduğunu göstermiş. "Allah üç evlat verdi bize. Eşim hepsine Kur'an öğretti. Benim gibi şımarmış bir genci adam etti. O ne yemekler yapar bilseniz. Gençlikte Boşnak komşularından öğrenmiş, bir Boşnak pidesi yapsın şaşarsın."

BALKAN GÖÇLERİ ŞEHRE PASTA VE ŞEKER GETİRDİ

Tarihî Beşköprü'nün üzerinde oturuyoruz. Aşağıdan ırmak değil de mısır tarlası geçiyor. Yanımızda Fahri Tuna var. Dört günlük Adapazarı ziyaretimize hem aklıselim görüşleri hem de Sapanca Gölü kıyısında verdiği iftarla ferah bir boyut kazandıran Tuna, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı'ndan emekli. Şu sıralar, üzerinde yirmi yıldır çalıştığı Sakarya Ansiklopedisi için mesai yapıyor. Gelelim köprüde konuştuğumuz mevzua: "Göçler Adapazarı'nın kentleşmesine nasıl bir katkı sağladı?" Fahri Bey, mutfak kültürü üzerinde duruyor daha ziyade, "Adapazarı şehir kültürü üzerinde göçlerin, bilhassa Balkanlar'dan gelen göçlerin etkisi çok büyük. Lokantacı ve pastanecilerin hemen hepsi Makedonya yahut Kosova kökenlidir. Meşhur Ali Koka bozasını da onlar getirdi. 1912 tarihli 'Mazlum Şekerleme'nin kurucuları Balkan Harbi'nde gelenlerdir. Uzun Çarşı'daki 'Gülseren Helva' Selanik göçmenidir. Geleneksel ıslama köftesi de 1881'deki Bosna göçlerinden sonra ortaya çıkmıştır. 'Köfteci Mustafa' Boşnak muhaciridir, 'Köfteci İsmail' Makedonya göçmenidir. Bir Manav çocuğu olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; göçler olmasaydı Adapazarı bugün 15-20 bin nüfuslu küçük bir Anadolu kasabasıydı belki..."

ŞEHRİN ÇİMENTOSU MANAVLARDIR

Manavlar yani yerleşik Türkler, Adapazarı göçlerini olgunlukla ve güler yüzle karşılayan ev sahipleri. Sessiz, sakin ve sabırlıdırlar. Hikâyeci Necati Mert, Manavlardaki bu dinginliği yerleşik olmanın minnetsizliğine bağlıyor. Sonradan gelenlerin tutunma, şehre eklemlenme mücadelesini onlar yaşamadılar elbet, "Ne didişeyim" dediler, "Ben zaten buralıyım." Bir tarafı Kırımlı bir tarafı Deliormanlı ve bir tarafı da Çorumlu olan Necati Mert, 'çok adresli' olmakla övünmesini de yine babaannesinin Manav olmasına bağlıyor. Manavlardaki rahatlık biraz 'psikolojik' bir rahatlık aslında, nüfusun yüzde kırkını oluşturuyorlar; ama görünür değiller. Gelenlere 'hoş geldin' demiş ve meydandan çekilmiş gibiler. Sosyolog Ali Aktaş, hoş bir tespit yapıyor onlarla ilgili: "Kırk hane Manav'ın olduğu yerde dört hane Karadenizli olsun, muhtar mutlaka Karadenizli olur."