OsmanlIda Fütüvvet ve Ahi TeşkilatI
Prof.Dr.Ahmet AKGÜNDÜZ 

Osmanlı Devleti’nden önceki Müslüman Türk devletlerinde esnaf teşkilatına yön veren ve Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde de tesirini devam ettiren iki önemli müessese vardır. Bunlar fütüvvet ve ahi teşilatıdır. Aslında iç içe ve mahiyet itibariyle birbirinin aynısı olan bu iki teşkilat, Müslüman Türkler’de esnaf teşkilatlarının dinî, iktisadî bir zümre şeklinde ortaya çıktılarını göstermektedir.

İslam’ın ilk asırlarında ortaya çıkan ve daha çok genç kuşakları çeşitli yönleriyle yetiştirmeyi hedef alan “fütüvvet teşkilatı” uzun devirler Müslüman Türk gençliğine yön vermiş, bu gençliğin çeşitli mesleklerde yetişebilmesi için gayret göstermiş ve Müslüman Türk gençliğinin mert, yiğit, atılgan, cömert ve becerikli insanlar olmalarını sağlamıştır. Fütüvvet teşkilatı ile tarikatlar arasında önemli bir münasebet vardır ve böylece bu teşkilatlar manevi değerlerle iktisadî gayretleri bütünleştirmiştir. Fütüvvet kelimesi Arapça fetâ kelimesinden türetilmiştir. Fetâ ise genç adam demektir. Bu sebeple fütüvvet teşkilatını, genç san’atkâr ve zanâatkârların bir araya gelerek ve aralarından birini de reis seçerek teşkil ettikleri dinî-iktisadî mahiyette bir cemiyet olarak tarif edebiliriz. Bunlar, daima cemiyet reisinin ve cemiyet tüzüğünün emirleri altında hareket ederler. Konu ile ilgili olarak fütüvvetnâme adıyla çok sayıda eserler yazılmıştır.

Ahî teşkilatı ise, fütüvvet teşkilatının Türkler tarafından geliştirilen ve özellikle Anadolu’da yayılmış bulunan bir şeklidir. Moğol istilası ve bazı iç isyanlar sebebiyle Müslüman Türklerin birliği bozulmuş ve halk önemli ölçüde tedirgin olmuştu. İşte böyle bir buhran döneminde halkı birbirine sevdiren ve yeniden birliği kuran manevî liderler ortaya çıkmıştır. Mevlânâ, Yunus Emre ve Ahi Evran da bunların ileri gelenleridir. Ahi Evran esnafın birlik ve beraberliğini, zaviye ve tekkeleri birer meslek kuruluşları haline getirerek bu görevi ifa etmiştir. Müslüman Türkler, genellikle bekar gençlerden san’at ve meslek sahibi olanların bir araya gelerek kendilerine reis tayin ettikleri şahsa ahi adını vermişler ve bu cemiyete de eskiden olduğu gibi fütüvvet demişlerdir. Şu anda Kırşehir’de medfûn olan Ahi Evran (1306 yılına kadar hayatta olduğu sanılmaktadır, ahlâkla san’atın âhenkli bir birleşimi olan ahi teşkilatını kurmuş ve o denli itibarlı bir hale getirmiştir ki, bu durum yüzyıllar süresince bütün esnaf ve san’atkârlara yön vermiştir. Osman Gazi, kılıcını ahi usulüne göre kuşanmış ve Orhan Gazi ise ahiliğin önemli bir savunucusu olmuştur. Kısaca “ahilik milli bir birlik olup gayretleri neticesinde Osmanlı Devleti gibi büyük bir devlet ortaya çıkmıştır.”

Fütüvvetnâmelerden öğrendiğimize göre, bunların da toplantı yerleri tekke ve zaviyelerdir. 740 maddeyi bulan fütüvvet nizamnameleri vardır.Zaviyeler bir merkezde toplanmıştır. Her meslek erbabının bir ahi baba denen reisi mevcuttur. Bu resin başkanlığında bütün üyeler, çalışma esaslarını, giyimlerini ve hareket tarzlarını teşkilatın nizamlarına uydurmak mecburiyetindedirler. Reislerine şeyh veya ihtiyar da derler. Kısaca Asya’dan gelen san’atkâr ve tüccar Türkler’in, Ön Asya’daki yerliler karşısında tutunabilmeleri ve beraber yaşayabilmeleri, ancak aralarında bir teşkilat kurarak dayanışma sağlamalarıyla mümkündü. İşte bu zaruret, dinî-ahlâkî kaideleri fütüvvetnâmelerde zaten mevcut olan bir esnaf ve san’atkâr kaynaşma ve kontrol teşkilatının yani ahîliğin kurulması  sonucunu doğurdu.

San’at ve ticaret erbabının tarikatı demek olan fütüvvet ve bunun Türklerdeki özel şekli olan Ahiliğin yanında, bozuk fikirli Şiîlerin Müslüman Türkler arasında yayılmaya çalıştığı ve bunlara benzeyen melâmiliği de burada sadece zikredelim.

 

Osmanlı Devleti’nde Esnafın kümeleştiği teşkilatlar var mıydı?Esnaf hakkını nasıl arıyordu?

İlk dönemlerde, Osmanlılarda esnaf teşkilatının, fütüvvet ve Ahî teşkilatlarından etkilendiği inkâr edilemez. Ancak daha sonraki gelişme dönemlerinde bu etkilenmenin izleri devam etmekle beraber, fütüvvet tarikatının esrarengiz yönleri aynen ve tamamen Osmanlılar tarafından tatbik edilmemiştir. Gerçi Osmanlı esnaf teşkilatı ile ilgili elimizde bir kanunname veya nizamname yoktur. Ancak tarihi belgeler ve uygulama, Osmanlı Devleti’nin farklı bir yol izlediğini göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde ahiliğin tesiri devam etmiştir. Bu sebeple ahiliğe ait bazı terimler Osmanlı esnaf teşkilatında da kullanılmıştır. Osmanlı Devleti’nde esnafın birinci derecede amiri, kadılar ve muhtesiblerdir. Ancak bunların dışında esnafın başında şeyh, nakib, duacı, çavuş, yiğitbaşı ve kethüdâ adlarıyla anılan bir takım reisleri bulunmaktadır. Esnaf teşkilatında şeyhin önemli bir yeri vardır. Nakibler ise esnaf üzerinde şeyhden yani reislerden sonra söz sahibi olan şahıslardır. Her esnafın ve özellikle berber esnafının son zamanlara kadar birer duacıları da olduğunu görüyoruz. Esnafın önemli meselelerinde tam yetkili merci olarak kabul edilen bir diğer amirleri de kethüdalardır. Kelime anlamı itibariyle güvenilir memur ve ev sahibi demek olan bu kelime, Türkçe’mize kahya olarak geçmiştir. Esnaf teşkilatının amiri olarak kethüda, san’atkâr ve tüccarların işlerine bakmak üzere devlet tarafından tayin edilen güvenilir insanlara denir. Kethüdalık, esnaf teşkilatının başlangıcından 1324/1906 yılına kadar devam etmiş bulunan yarı resmî bir memuriyettir.Şeyh, nakib, duacı ve çavuş gibi makamlar zamanla ortadan kalktıkça, bunların hak ve yetkileri de kethüdalara intikal etmiştir. Genellikle kadılar tarafından tayin edilen kethüdalar, esnafla hükümet arasında yegane aracı olduklarından devlet nezdinde de itibar sahibidirler. Bu sebeple, tayinleri esnasında esnafın görüşünü almak bir adet olmuştur. II. Meşrutiyetin ilanından sonra 1328/1910 yılında kethüdalık resmen ilga edilmiştir.

Fütüvvet usulünü uygulayacak vasıflı esnafın azalması ve ticarete gayr-i müslimlerin girmesi sebebi ile Osmanlılardan önce toplantı yerleri tekke ve zaviyeler olan ahilik teşkilatı, Osmanlılarda yerini loncalara terk etmiştir. Zaviyelerde birinci derecede âmir, şeyh ile nakib olduğu halde, loncalarda bunların yerini kethüda ile yiğitbaşı işgal etmektedir. Esnafın ihtiyar veya eski denen idarecileri ise; her ikisinde de vardır. Ayrıca loncanın başında bulunan reise, yine şeyh de denmektedir. Sahaflar şeyhi, yorgancılar şeyhi gibi. Ancak loncaları asıl idare eden ve devletle münasebetleri yürüten esnaf kethüdaları (kahyaları) ve yiğitbaşılarıdır. Yiğitbaşının en önemli görevi, kethüda ile esnaf arasında tebliğ aracı olmaktır.

Her esnafın günümüzdeki üretim kooperatiflerine benzeyen ve lonca adı verilen belirli bir toplantı yeri vardır. İlk dönemlerde Müslüman ve gayr-i müslim esnafın ileri gelenleri (iş erleri, ihtiyarları) yani ustalar bir yere toplanırlar; kethüda ve yiğitbaşların başkanlığında esnafın işleri ile ilgili müzakerelerde bulunurlar; ufak tefek davaları kadıya gitmeden hallederler; esnaf ve tüccarın arasında geçerli olan nizam ve kaideleri müzakere ederler ve esnafa ait orta sandığının muhasebesini yaparlardır. Sonradan Müslüman ve gayr-i müslimler ayrı ayrı lonca kurmuşlardır. Loncalar, günümüzdeki sendikaların işini de yürütürler ve özellikle kalite kontrolü ve standarda büyük önem verirlerdi. Lonca teşkilatının reisi kethüdadır. Yiğitbaşılar ve esnafın ileri gelenlerinden seçilen ihtiyarlar ise ona yardım ederler. Bunların nezaret ve idaresi altında bulunan her esnafa ait bir yardımlaşma sandığı vardır. Buna orta sandığı denir. Sermayesi, esnafın teberruları, çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa geçenler için ustaları tarafından verilen paralardan sandık için alınan paylar ve benzeri gelirlerdir. Bu sandıktan zor durumda bulunan esnafa borç para ve kredi verilirdi. Orta sandığı usulü 1327/1909 çarşı yangınına kadar devam etmiştir.

Buraya kadar anlatılan merkezdeki esnaf teşkilatının bir benzeri, taşrada da mevcuttu. Taşradaki esnafın kendilerinin veya kadının tayin ettiği reislerine, önceleri ahibaba, sonraları kahya ve 1295/1878’den sonra ise mütevelli denirdi. Mütevellinin yanında üstadları tarafından seçilen ve beş kişiden oluşan lonca heyeti bulunmaktaydı. Ayrıca 24 esnafın mütevellilerinden oluşan bir kahyalar meclisi de mevcuttu ve reisine kahya başı denmekteydi. Taşrada da her esnafın bir vakıf sandığı vardı. Buna esnaf vakfı, esnaf sandığı veya ilk dönemlerdeki gibi esnaf kesesi denirdi. Bu sandık, mütevellinin idaresi altındaydı. Mütevelli loncaya lonca da esnafa karşı sorumluydu. Her sene sandığın muhasebesi tetkik edilirdi. Esnaf; üstad, kalfa, çırak ve yamak şeklinde derecelendirilmişti. Meslekten ayrılanlar ise mütekâid, aceze ve ma’lûl şeklinde sınıflandırılmıştı.