OSMANLI AVRUPA BİRLİĞİNDE 

                                                                      (Türkiye Günlüğü, Sayı 67, Güz 2001)

 

Baskın Oran’ın editörlüğünü üstlendiği “Türk Dış Politikası” 1919’dan itibaren Türk dış politikasını ele alan, konusunda başvuru eseri olabilecek kapsam ve hacimde bir eser. Kitapçıda görür görmez aldığım ve heyecanla okumaya başladığım bu kitapta ne yazık ki beni tatsız bir sürpriz bekliyordu: Bu editör Baskın Oran’ın kitaba giriş niteliği taşıyan “Türk Dış Politikasının Kuramsal Çerçevesi” başlıklı yazısıydı. Türkiye’nin önde gelen bir üniversitesinde uluslararası ilişkiler profesörü olan, konusunda isim yapmış bir uzmanın böyle bir yazı yazabilmesi çok düşündürücüydü. Sözü daha fazla uzatmadan yazının içinde neler olduğuna bir göz atalım.

“Topraklarının %97’si Asya’da bulunan Türkiye yer yer ve zaman zaman feodal ve göçebe toplumun izlerini taşır. Halk mutfağında kebap ve pidenin egemenliği (göçebe toplumun sebze üretememesinden doğan, et ve un temelinde mutfak alışkanlıkları) halen sürer.”

Önermeler açık: Türkiye toplumunun feodal ve göçebe bir geçmişi vardır, ve kebap ve pide o dönemlerin günümüz halk mutfağına bir mirasıdır.

Bugün Türk tarihi konusunda uzman yerli ve yabancı bilim adamlarından hiç kimse Türkiye’nin veya Türk kavimlerinin tarihinin herhangi bir dönemini feodal olarak adlandırmaz. Zaten profesyonel tarihçilikte feodalizmin sadece Avrupa ve Japonya’ya özgü bir toplumsal örgütlenme olduğu konusunda hep ittifak olmuştur. Ancak 60’lı ve 70’li yıllarda Stalin’in bütün insanlık tarihini beş aşamaya indirgeyen bir şeması sebebiyle (ki bu şemada kapitalizmden hemen önce feodalizm vardı) resmî Marksizm kategorik bir yaklaşımla kapitalizm öncesi Türkiye’yi de feodal olarak nitelendiriyordu. Dolayısıyla bu feodal yaftası o zamanki Türk bilim çevrelerindeki resmî Marksizmin bir etkisidir. Aynı ilkel düşünce tarzı daha sonra Türkiye’nin kimi yörelerinde görülen aşiret ilişkilerine de “feodal“ damgasını vurmuştur ve bu ibare yarı-entellektüel söylem içinde basında halen karşımıza çıkmaktadır. Bu söyleme göre 20. yüzyıl Bingölündeki Beritanlı Aşireti de, 9. yüzyıl Avrupasındaki Karolenj Devleti de, 20. yüzyıl başındaki Osmanlı Devleti de aynı toplumsal örgütlenme şekline sahipti ve bunun adı da feodalizmdi.

Stalin’in beşli şemasındaki en büyük güçlüklerden birini göçebe toplumlar yaratıyordu. Bunlar kronoloji olarak kapitalizm öncesi tarım toplumlarına denk düşüyorlardı, dolayısıyla şemaya göre “feodal” olmaları gerekiyordu. Ama toprak mülkiyetinin olmadığı bir toplumu feodal ilân etmek bayağı zordu, çünkü klasik feodalizmde hakim sınıf, yani feodaller toprağı elinde tutmalarıyla tanımlanıyordu. Sovyet tarihçiliği buna “ben yaptım oldu” mantığıyla “göçebe feodalizmi” yaftasını yapıştırdı ama buna kendileri de inanmaz gibiydi. Fakat maaşallah Baskın Oran bu konuda da hiç zorlanmıyor, Türkiye’nin geçmişini aynı anda hem feodal, hem de göçebe ilân ediveriyor. Tabii ciddi sosyal bilimciler, profesyonel tarihçiler hiç bir zaman bu saçmalığa itibar etmedi. Bu görüşler zamanında da sadece Sovyet ve Çin bloklarında, bunların dışında da resmî Marksizmden etkilenen dar aydın çevrelerinde savunuldu. Türkiye’nin talihsizliği, güçlü bir dünya tarihçiliği geleneği olmadığı için okuryazar kamuoyunun bu konularla 60’ların Marksizan aydın rönesansı sırasında tanışması oldu. Dolayısıyla bu konular Türkiye’de ilk önce tarih dehası Stalin’in süzgecinden geçmiş olarak ele alındı. Fakat o günlerden bugüne de 30-35 yıl geçti. Bu konuda yabancı eserlerin kıtlığına da kıran girmedi. (Feodalizmin ne olup ne olmadığı konusunda yabancı kaynak mebzul. Mesela Passages From Antiquity To Feudalism, Anderson 1974 . Türkçede ise benim Avrupa Feodalizminin Evrimi adlı kitabıma bakılabilir.) Artık 2000’lerde sosyal bilimle uğraşanların 60’ların, 70’lerin Sovyet kökenli elkitaplarınının genel kültürünü geride bırakıp bu konuda günümüzün profesyonel tarihçiliğinin dediklerini öğrenip benimsemelerinde büyük fayda var. Özellikle konunun uzmanı olmayanların...

Gelelim pide ve kebabın feodal ve göçebe niteliğine. Haydi feodal saçmalığını bir yana bırakalım da, bunlar gerçekten Türklerin göçebelik dönemine özgü yemekler mi? Birçoğumuzun bildiği gibi pide fırında pişirilir. Geleneksel şekliyle bir adam boyunda ve metreküplerle ifade edilecek hacimde olan taş veya tuğladan mamûl bu gerecin göçebe bir toplumda bulunamayacağı açıktır. Haddizatında pide kelimesinin etimolojik kökeni de bizi Ötüken Ormanına götürmez: Kelimenin aslı Rumca pitadır. Zaten fırın kelimesi de Rumcadan alınmadır: Furunos. (O da Latince furnustan alınma. İngilizce furnace kelimesi de aynı kökenden.) Tabii bu Bizanslıların 1071’de bugünkü şekliyle pide yaptıkları anlamına gelmez; muhtemelen pideyi bugünkü haline biz getirdik. Ama fırında pişen yassı ekmek anlamında pideyi Türkler bu topraklarda gördü. Göçebenin unu pişirme, ekmek yapma aracı ise küçük, hafif, kolay taşınabilir ekmek sacıdır. Bu gereci bugün Türkiye’den Doğu Türkistan’a, güneyde Afganistan’a kadar Orta Asya göçebelerinin yurt tuttuğu bütün coğrafyada görebiliriz. Mutfağımızın unlu mamûller kısmındaki göçebe mirası pide ya da börek değil sac ekmeği ve gözlemedir.

Büyük şehirlerdeki ticarî şeklinden yola çıkarsak kebabı da doğrudan göçebe Türklere bağlamak zor. Göçebelerde eti başlıca pişirme yöntemi kazanda, tencerede haşlamaktır. Bu bugün de bütün Orta Asya’da ve Moğollarda böyledir. Ayrıca kuşbaşından şiş de yapılır; dolayısıyla büyük şehirlerin kebapçı menüsündeki kuşbaşı şiş kebabı Orta Asya kökenli olabilir. Ancak etin içyağıyla karıştırılmasıyla elde edilen baharatlı bir kıymadan yapılan ve büyük şehirlerde “Adana, Urfa” diye satılan kebaplar ve genel olarak kebapçı mutfağı Suriye kökenlidir. Bu yüzden bu mutfak Türkiye’de otantik olarak Kuzey Suriye kültürünün etkisi altındaki Antakya, Antep ve Urfa’ya özgüdür. ( Bu mutfak Türkmen nüfuslu Adana ve Mersin’e 19. yüzyılda İbrahim Paşanın pamuk işçisi olarak Lazkiye yöresinden Nusayrî Arapları yerleştirmesiyle gelmiştir.) Ayrıca kebap kelimesinin Arapça kökenli olduğunu da belirtmeye gerek yok. Demek ki ne pide, ne de Adana kebabı Türk mutfağına göçebe geçmişin bir mirasıdır; ikisi de Ön Asya’daki komşuların hediyesidir.

Şimdi de Oran’ın ifadesindeki bir çelişkiye gelelim: Göçebeler sebze üretemedikleri için mutfakları “et ve un” ağırlıklıymış. Peki birçoğu iki ayda yetişen sebzeleri üretemeyen göçebe, ürün çevrimi tam bir yıl süren tahılları nasıl olup da üretiyor ve un elde ediyor? İşin doğrusu şudur: Orta Asya göçebelerinin neredeyse tamamen hayvansal gıdalarla beslendikleri bir dönem vardır; fakat bu çok eskilerde, Hunlar zamanındadır. Oğuzların Anadolu’ya göçleri öncesindeki bilinen tarihlerindeyse bu kavim Maveraünnehir’in yerleşik tarımcılarıyla bir simbiyoz içindeydi. Hayvan ürünlerine karşılık onlardan tarım ürünleri alıyordu. Yalnız un alıp diğer bitkisel ürünleri almadıklarını varsaymak için bir sebep yok. Ayrıca Oğuzlar sadece bir çadır toplumu değildi, yerleşim birimleri de vardı (Yengikent, Savran vs). Muhtemelen hem buralarda, hem de Anadolu’daki göçebelerde gördüğümüz gibi yaylaklarında mevsimlik tarımla da uğraşıyorlardı. Başta tahıllar olmak üzere ( buğday, arpa, çavdar, darı ) birçok kültür bitkisinin adının ve tarım tekniğiyle ilgili birçok kelimenin Türkiye Türkçesine Orta Asya’dan taşınmış olması bunun açık delilidir. Bu bir. İkincisi, bugünkü Türk “halk mutfağının” et ve un ağırlıklı olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? İstanbul merkezli Osmanlı mutfağındaki sebze yemeklerinin zenginliğiyle hiçbir Avrupa ve Ortadoğu mutfağının boy ölçüşemeyeceği cümlenin malûmu. Sebze yetiştirmeye elverişli sahil bölgelerinde de sebzenin her çeşidi bol bol tüketilir. İklimin ucuz sebze tedarikine fazla uygun olmadığı iç bölgelerde ise bu eksiklik çok çeşitli yabani otlarla giderilmeye çalışılır. Mevsiminde kadınlar dağa taşa yayılıp ot toplar ve buna çok önem verilir. Sivas’ın ünlü “Madımak” türküsünü de mi duymadınız? Üçüncü nokta: Türkiye’nin sebze tüketimi açısından dünya ortalamasının gerisinde olmadığı açık, ama et ve unun temel gıda maddeleri olduğu doğru değil mi? Doğru, fakat bu dünyanın neresinde böyle değil ki? Vücudun zorunlu ihtiyaçları olan karbonhidrat ve protein açısından çok zengin olan bu besinler hemen her yerde önem sırasında başta yer alır. Vitamin, mineral ve lif açısından önem taşıyan, fakat karbonhidrat ve protein açısından zayıf olan sebzeler, ete ve una erişebilen toplulukların beslenmesinde ikinci plana düşer. Sonuç itibarıyla Ankara caddelerindeki kebapçı, pideci bolluğundan feodal/göçebe geçmişe atlamak Oran’a çok doğal görünse de tarihin ve bugünün gerçekleriyle bağdaşmıyor.

Türklerin geçmişlerinden çektiği mutfakla bitmiyor. Oran’a göre Türk toplumunun davranış biçimlerinde de geçmişin izleri var: “Bu Asya boyutu gereği...insanlar çabuk da sinirlenir ve mevcut durumla orantısız sertlikte tepki gösterebilirler.” Türklerin nispeten çabuk sinirlenen, kavgaya eğilimli bir toplum olduğu tespitine katılırım. Fakat bu bir Asya özelliği midir? Mesela komşumuz İranlılar, Hintliler, Çinliler, Filipinliler böyle midir? Bu toplumları gözleme imkanı olanların hemen fark edeceği gibi bu ülkelerin insanları böyle değildir. Peki bu bakımdan Türklere benzeyen başkaları yok mudur? Vardır, tabii ki bunlar Orta Asya Türkleridir. Savaş ve yağma Orta Asya atlı göçebeliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu için bu kökenden gelen toplumlar hâlâ büyük çoğunlukla bu mirası taşır. Tabii Türkçe konuşan halklar Asya nüfusunun sadece bir kısmı olduğu için buna Asyalılık deyip geçmek bilimsel bir esere yakışmayacak bir savrukluk ve özensizlik.

Şimdi Oran’ın yazısının en sorunlu bölümüne, Türkiye - Batı ilişkisinin tahliline geliyoruz. Oran’ın bu konudaki temel görüşü birçok Türk seçkininde olduğu gibi Batı hayranlığı ve Batıya entegre olma isteği anlamında bir Batıcılıktır. Bu konuda yazdıkları da aslında bir tahlil değil, Türkiye’nin Batıya entegrasyonunun daha da ileri düzeye çıkması için yazılmış bir manifestodur adeta. Oran bu konuda çok açık sözlüdür: Ona göre “...Türkiye’nin durmadan Batı’ya...eğilim göstermesi doğal bir sonuçtur.”

Oran işe bizi Türkiye’nin zaten oldukça Batılılaşmış bir ülke olduğuna ikna etmeye çalışarak başlıyor. Oran’a göre “Üstyapısını iradi olarak Osmanlı tarihinden, dilinden, kültüründen (yani Asya ve Ortadoğu’dan) koparmış Türkiye’nin bütün yönetici seçkinleri Batılılaşmıştır.” Önce Türkiye kendisini Osmanlı tarihinden nasıl koparmıştır, buradan başlayalım. Daha doğrusu bir ülkenin kendini tarihinden koparması ne demektir? Türkiye’nin tarihi artık Osmanlı dönemini içermemekte midir? Türkiye toplumu artık tarihine dönüp bakmak gerektiğinde Osmanlı yerine İtalya veya Endonezya tarihine mi bakmaktadır? Bu ifadeyle cumhuriyetin kuruluşu kast ediliyorsa, bunu Türkiye’nin tarihinden kopması olarak görmek büyük bir hatadır. Türkiye Cumhuriyeti yerden bitmedi. Cumhuriyet Tanzimat, Birinci Meşrutiyet, İkinci Meşrutiyetten, hatta Cenubîgarbî Kafkas Hükümetinden, Garbî Trakya Hükümet-i Muvakkatesinden beri süregelen bir çizginin doğal sonucuydu.

Oran’a göre Türkiye kendisini Osmanlı dilinden de koparmış. Bir kere Osmanlıca diye bir dil yoktur. Bu bir yarı-aydın kavramıdır. Türkiye’de 11. yüzyıldan beri konuşulan dil Türkçedir. Birçok Avrupa dilinden farklı olarak da bu dil 11. yüzyıldan günümüze kadar büyük bir süreklilik göstermiştir. 13. yüzyıldan kalan ve bugün rahatlıkla anlaşılan Yunus Emre şiirleri bunun güzel bir örneğidir. Öte yandan Türkler Müslüman olduklarında bilim ve edebiyatta kendilerinden daha ileri olan Arap ve Fars kültürleriyle karşılaştılar ve ilk başlarda bilim ve kültür dili olarak bu dilleri kullandılar. Selçukluların resmî dilinin Farsça olduğu, bu hanedandan bize Türkçe bir satır bile kalmadığı malûmdur. Ancak Türkçe bunun altında ezilmedi, yeni kültür çevresinde zenginleşerek Ortaçağ Anadolu Türk beylikleriyle yeniden devlet dili olma özelliğini kazandı. Tabii bu esnada Arapçadan, Farsçadan bir çok ödünç kelimeler aldı. Ödünç alma süreci uzun süre devam etti ve yalnızca bürokrasiye ve bürokrasi çevresindeki edebiyatçılara has, yabancı kelime sayısının çok fazla olduğu bir üslûbun doğmasına kadar gitti. Hatta iş ödünç almanın da ötesine geçti; 19. yüzyılda Türkler Arapça köklerden Arapların bilmediği birçok yeni kelime türettiler. Fakat yazı diline özgü olan bu üslûp hiçbir zaman sokağa inmedi. İçinde edat, zarf ve fiiller dışında pek az Türkçe kelime bulunan Tanzimat fermanını okuyan Mustafa Reşit Paşa evinde Yunus Emre’ninkinden çok az farklı bir dille konuşuyordu. Ayrıca ödünç alma süreci hiç bir zaman dilbilgisi kurallarının ödünç alınmasına kadar gitmedi, dolayısıyla Türkçeden ayrı Osmanlıca diye yeni bir dil doğmadı. İçindeki günlük dile geçmemiş Arapça ve Farsça kelime bolluğuna rağmen Tanzimat Fermanı da teknik olarak Türkçeydi. 19. yüzyılın ikinci yarısında resmi eğitimin yaygınlaşması ve rejimin demokratikleşmesi sonucunda yazı dili de demokratikleşmeye, sadeleşmeye başladı. Arkasından Türk milliyetçiliğinin gelişmesiyle sadeleşme akımı doktriner bir nitelik de kazandı. İkinci Meşrutiyet döneminde artık popüler yazarların eserleri bugünün nesrine çok yaklaşmış, resmi yazışmalar da oldukça sadeleşmişti. Cumhuriyet devri de zaten başlamış olan bu hareketi devam ettirdi; Türk Dil Kurumuyla bu işi daha sistematik hale getirmek istedi. Burada akşamdan sabaha büyük bir devrim de olmadı; zaten dilde böyle bir şey olmaz. 1940’lardaki yazı dili bile Osmanlı’nın son dönemindeki yazı dilinden pek az farklıydı.

Görüldüğü gibi bu tarihçede Türkçeden ayrı bir Osmanlıcanın doğması, sonra da bu dilden kopulması diye bir olay yok. 11. yüzyıldan beri hep Türkçe var; bu dilin yazı ve kültür dili olarak geçirdiği evreler var. Ama Oran’ın ifadesine bakarsanız sanki avamın Rusça, aristokrasinin Fransızca konuştuğu Romanof Rusyasındayız da, bir devrim sonucu yöneticiler de halkla aynı dili konuşmaya başladı. Ayrıca şu anda konuştuğumuz dille nasıl oldu da Asya’dan koptuk? Osmanlıların konuştuğu dil bir Altay diliydi de şu anda bizim konuştuğumuz Türkçe bir Hint-Avrupa dili haline mi geldi?

Oran Türkiye’nin doğal olarak Batı’ya eğilim göstermesinin Osmanlı tarihindeki köklerini araştırıp bulmaya da eğilim gösteriyor: “Osmanlı İmparatorluğu...bir Avrupa devletidir. Osmanlı vezirlerinin en az yüzde 90’ı Rumeli, yani Avrupa kökenlidir. Özellikle İstanbul’un alınmasından sonra Anadolu kökenli sadrazam görülmez.” Evet, tam bir “tour de force”, değil mi?

Birincisi, düşüncesinin merkezine Batı’yı bu kadar oturtmuş bir kişi “Batı” kapsamındaki Avrupa kavramının coğrafî değil tarihî, kültürel ve iktisadî bir tanım olduğunun farkında değil mi? “Batı” olan Avrupa, köleci Batı Roma uygarlığıyla Cermen kabile toplumunun kaynaşmasından doğan, feodalizmi, feodalizmden tarımsal kapitalizme ve merkantilizme geçişi, Rönesansı, Reformu, sanayi devrimini, burjuva devrimlerini, işçi hareketlerini ve temsilî demokrasiye geçişi yaşamış olan, Katolik ve Protestan olan Batı Avrupa’dır. Osmanlıların “Frenk” dediği milletleri içeren bu Avrupa Almanya, Avusturya ve İtalya’nın doğu sınırlarında biter. Lehler, Çekler ve Macarlar gibi Alman kültür dairesinde yer alan Doğu Avrupa halkları ise bir geçiş bölgesi meydana getirirler. Bunların yer yer ve zaman zaman Batı Avrupa ile kesişmeleri olmuştur (1848 devrimleri gibi). Bu hattın doğusunda kalan Doğu Avrupa halkları ise (ki bunlar ağırlıklı olarak Slav ve Ortodokstur) hiç bir şekilde “Batı” anlamında Avrupa’nın bir parçası olmamışlardır. Slav kabile toplumunun damgasını vurduğu bu bölgede Batı Avrupa’ya göre çok daha geç bir dönemde feodal bir yapı oluşmaya başlarken bölgenin güney kesimini oluşturan Balkanlar Osmanlı egemenliğine girerek apayrı bir tarihî seyir izledi. Bölgenin kuzeyinde ise gerçek feodalizm ancak Batı Avrupa’da klasik feodalizmin çözülmesinden sonra Batı Avrupa’ya yönelik tahıl ihracatının bir sonucu olarak ortaya çıktı ve 20. yüzyıl başına kadar devam etti. Bu toplumlar ne kendiliklerinden kapitalizme geçebildi, ne Rönesansa, ne Reforma, ne de sanayi devrimine katıldı. Bu yüzden “Batı” anlamında Avrupa dendiğinde kimsenin aklına Bulgaristan, Romanya, Ukrayna gelmez. Bu itibarla Osmanlı Devletinin Balkanlarda 500 yıl hüküm sürmüş olması hiç bir şekilde “Türkiye’nin doğal olarak Batı’ya eğilim göstermesinin” sebebi olamaz. Böyle bir iddia gülünçtür. Osmanlı Devleti Tanzimatla başlayan reformlara Rumeli’de toprakları olduğu için değil, ordusu büyük Avrupa devletlerinin orduları karşısında sürekli yenilmeye başladığı için girişti. Nitekim benzer reformlara aynı tarihlerde İran’da, Japonya’da ve Çin’de de rastlıyoruz.

Bu meyanda “Osmanlı vezirlerinin en az yüzde 90’ı Rumeli, yani Avrupa kökenlidir” demenin de anlamsız olduğu açıktır. Birincisi Rumeli “Avrupa” değildi, dolayısıyla 19. yüzyıl öncesinde Rumeli’nin Bulgar, Sırp, Ulah gibi yerli halkları Anadolu Hıristiyanlarına göre kültürel olarak daha Avrupalı değildi. İkincisi vezir olan Rumelililer bu Hıristiyanlardan değil ya Rumeli Türklerinden, ya da etnik olarak Türk olmasa bile kültürel olarak Türkleşmiş mühtedilerden seçiliyordu. Bunlarla Anadolu kökenli Türkler arasında daha Avrupalı olma anlamında bir farktan da söz etmek mümkün değildi. Çandarlı Halil Paşa Anadolu doğumluyken, oğlu Çandarlı İbrahim Paşa’nın Edirne’de doğmuş olmasından dolayı bu ikisinin devlet adamlığında ne gibi farklılıklar görüldü acaba?

Oran’ın Osmanlı tarihi dersi devam ediyor. İddiasına göre İstanbul’un alınmasından sonra Anadolu kökenli sadrazam görülmemiş. Malûm fetih 1453’te gerçekleşti. O tarihten sonra görev yapan bazı sadrazamlar: Karamanî Mehmet Paşa. Sadareti 1477; adından da anlaşılacağı gibi Konyalı bir Türk. Pirî Mehmet Paşa. Sadareti 1518; Amasyalı. Lala Mehmet Paşa. Sadareti 1595; Manisalı. Lefkeli Mustafa Paşa. Sadareti 1622; Lefkeli (bugünkü Osmaneli, Bursa). Kemankeş Ali Paşa. Sadareti 1623; Ispartalı. Bayram Paşa. Sadareti 1637; Lâdikli. Tayyar Mehmet Paşa. Sadareti 1638; o da Lâdikli. Ermeni Süleyman Paşa. Sadareti 1655; Malatyalı. Deli Hüseyin Paşa. Sadareti 1656; Bursalı. Boynueğri Mehmet Paşa. Sadareti 1656. Samsunlu. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa. Sadareti 1676; Merzifonlu. Kara İbrahim Paşa. Sadareti 1683; Bayburtlu. Nişancı İsmail Paşa. Sadareti 1688; Ayaşlı. Hacı Ali Paşa. Sadareti 1692; Merzifonlu. Bozoklu Mustafa Paşa. Sadareti 1693; Yozgatlı. Elmas Mehmet Paşa. Sadareti 1695; Cideli. 17. yüzyıl sonunda kesiyorum; bu tarihten sonra Anadolulu sadrazam sayısı daha da fazla. Ayrıca Rumelili olmayan çok sayıda Kafkasyalı da var.

Oran’dan Osmanlı’yla ilgili öğreneceklerimiz bitmedi. Oran’a göre Osmanlı Devletinde şeyhülislâm “...Padişah tarafından atanarak getirilen ve dolayısıyla azledilebilen, azledildikten sonra da (ulemanın kanı yere akmasın diye) istendiği anda yay kirişiyle boğdurulabilen bir devlet memurundan ibaretti.” Birincisi Osmanlı Devletinde şeyhülislâm idam etmek bu cümlenin imâ ettiği gibi öyle çok kolay, çok sıradan bir olay değildi. Kendini “dar-ül İslâm” olarak tanımlayan bir devlette bu iş olağan ve basit olamazdı. 622 yıl boyunca görev yapan 185 şeyhülislâmdan idam edilenlerin sayısı sadece ikidir. Bunlardan da birincisini 4. Murat gibi gaddar ve diktatör bir padişah idam ettirmişti. İkincisi de zayıf bir padişah olan 4. Mehmet devrinde, Osmanlı sarayında iktidar mücadelelerinin çok şiddetlendiği, entrikaların, azillerin birbirini kovaladığı olağandışı bir ortamda idam edildi. Bu kişilerin boğularak öldürüldüğü doğrudur; fakat bunun ulemanın kanının yere akmamasıyla ilgisi yoktur. Bir kere yay kirişiyle boğularak idam ulemaya özgü değildir, ayrıca bütün ulemaya şamil de değildir. Öyle olsaydı 4. Murat İznik’in çamurlu yollarını temizletmeyen İznik kadısını da kirişle boğdururdu; halbuki İznik kalesinin kapısında astırmıştır. Bu adet aslında hanedan mensupları için geçerlidir ve Türklerin İslâm öncesi inançlarından kaynaklanır. Buna göre kutsal olan hanedan kanı dökülmemelidir. Osmanlı’da bu adet zamanla hanedan üyelerinden üst düzey devlet erkânına da yaygınlaşmıştır. Tahta geçemeyen birçok hanedan mensubu erkeğin yanı sıra sadrazamlar, vezirler ve bu arada iki şeyhülislâm da bu şekilde idam edilmiştir. Yani bu ulemanın kanı yere akmasın da cennete gitsin falan diye icat edilmiş bir adet değildir.

Oran okuyucuyu Osmanlı dünyasında gezdirmeye devam ediyor. Fakat artık kuru tarihin dışına çıkıp tarih felsefesine giriyoruz. Meselâ siz Osmanlıların neden hep batıya gittiklerini hiç düşünmüş müydünüz? Oran’a göre “Anadolu’nun etnik ve dinsel yapısı...Osmanlı’yı sürekli olarak batıya götürmüştür.” Bakın nasıl: “Türkler Anadolu’ya ayak bastıklarında...Ermenilerin yanı sıra iki tür halk (sic!) bulmuştur: Rumlar (Bizans) ve Kürtler....Dağlarda yaşadıkları için bu Kürtler II. Mahmut yönetiminin merkeziyetçi çabalarına kadar yarı özerk yönetimler olarak bırakılmışlardır. Yani Kürt bölgeleri gerek bu halkın büyük çoğunlukla Sünni Müslüman olması, gerekse bu yarı özerklik durumu nedeniyle fethedilmeye uygun olmayan bir nitelik göstermiştir. Sonuçta Osmanlı hep batı yönünde ilerlemeye eğilimli olmuştur.”

Bir: Oran söze Osmanlı diye başlıyor, sonra söze Malazgirtle devam ediyor. Türkler Anadolu’ya Osmanlı Devletiyle gelmedi. Malazgirt 1071, Osmanlı Devletinin tarih sahnesine çıkışı 1299. 1071’de, ya da hemen sonrasında Osmanlı Devletini kuranların ataları bile Anadolu’da yoktu. Osmanlı Kayıları Anadolu’ya Moğol istilâsının önünden kaçarak 13. yüzyılda geldi. Dolayısıyla söze Osmanlı’nın fetih politikasıyla başlayıp Malazgirt’e geçmek tam bir anakronizm.

İki: Oran’ın sandığı gibi Osmanlı’nın Sünni Müslümanlarla savaşmamak, bunların topraklarını ele geçirmekten kaçınmak gibi bir kuralı yoktu. Karasioğulları, Germiyanoğulları, Candaroğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Karamanoğulları, Akkoyunlular, Memlûkler... Bunlar Osmanlı’nın savaşarak yok ettiği, topraklarını ele geçirdiği Sünni Müslüman devletlerden bir bölümü.

Üç: Oran Osmanlı’nın hep batıya yöneldiğini nereden çıkarıyor? Osmanlı Devleti bugünkü Türkiye’nin kuzeybatısında, Söğüt’te kuruldu. “ Batıda” Viyana’ya kadar giderken kuzeyde Müslüman ve Türk Kırım’a, doğuda Azerbaycan’a, Irak’a, güneyde Suriye, Filistin, Yemen, Mısır ve Sudan’a, coğrafi batıda Trablusgarp, Tunus ve Cezayir’e gitti. İstanbul’la Yemen arasındaki mesafe İstanbul – Viyana mesafesinin üç katıdır.

Maalesef Türkiye’nin öndegelen siyasi bilimler okulunda ders veren profesör ünvanlı bir öğretim üyesinin Türk kültürü ve tarihi konusundaki bilgi ve kavrayış düzeyi bu. Bu düzeyin adı cehalet. Gerçekten üzücü. Fakat Oran’ın yazdıklarında cehaletinden daha vahim olan bir şey var. Bu sıradan bir cahillik değil. Cehalet nedense hep Türkiye’yi ve Türk insanını küçümseme ve Türkiye’nin neredeyse Nuh tufanından beri Batı’ya monte bir ülke olduğunu iddia etme yönünde işliyor. Yani belli bir düşünce tarzı, hatta ideoloji tarafından yönlendirilen bir cehaletle karşı karşıyayız. Bu ideoloji günümüz Türk seçkininde salgın hastalık halini almış olan Batıcılık. Bu Atatürk’ün çağdaşlaşmak için Batı kültüründen yararlanmak istemesi, ya da Soğuk Savaş dönemi Türkiyesinin güvenliğini Batı ittifakında aramasından çok farklı bir olgu. Bu, ya Türkiye’nin tek başına bugünün büyük devletlerinin ekonomik ve siyasi gücüne ulaşmasının imkânsız olduğu, dolayısıyla yaşayabilmek için Avrupa’ya sığınmasının şart olduğu tespitinden, ya da düpedüz Batılılaşmış seçkinin halkın çoğunluğu tarafından paylaşılmayan hayat tarzını koruyabilme kaygısından kaynaklanan bir saplantı. Evet, bu bir saplantı, düşünce değil; çünkü rasyonel dayanakları yok. Kendi halkına, kendi ülkesine duyulan derin bir güvensizlik ve korkudan kaynaklanan bir saplantı. Bugünkü Türkiye’nin Batı’ya yönelmesinin zorunlu olduğunu göstermek için Türklerin 1000 yıl önce Horasan’dan Anadolu’ya gelirken doğu-batı doğrultusunda ilerlemiş olduklarını veya 500 yıl önceki falanca vezirin Anadolulu değil de Boşnak oluşunu kanıt göstermek gibi aklı başında insanları kahkahalarla güldürecek şeyler yazabilmeniz için saplantılı olmanız lâzım.

Bu saplantı Türk seçkinleri arasında bir salgın hastalık boyutuna ulaşmış olduğu için Oran kesinlikle istisnaî bir örnek değil. Yazdıklarını ekzantrik bir akademisyenin tuhaf görüşleri diye bir kenara atamayız, çünkü Türkiye’nin tarihi ve kültürü hakkında, hele hele Türkiye ve Batı ilişkileri konusunda Oran’ın bu yazdıklarının altına imzasını atacak, hatta bu örneklerden daha akıl dışı, daha gerçek dışı olanlarını üretebilecek seçkinlerimizin sayısı maalesef oldukça kabarık. Bu zihniyetin etki gücünü de küçümseyemeyiz. 1995’te Türkiye hiçbir maliyet-fayda analizi yapmaksızın, sadece ve sadece bu zihniyetin peşinden sürüklenerek bir bayram havası içinde Gümrük Birliğine girdi. Sonuç ortada: Gümrük Birliği Türkiye’nin zaten duraksayan sanayileşme sürecini sona erdirdi, ülkeyi ithal mal cenneti ve dış borç bağımlısı yaptı ve nihayet 1999 IMF anlaşmasıyla beraber ülke ekonomisini bugünkü bataklığın içine sürükledi. Şu anda da benzer bir kampanya AB üyeliği için tezgâhlanmaya çalışılıyor. Tabii bu iş Gümrük Birliğine benzemez. AB’nin sözde üyelik için şart koştuğu Ege kıta sahanlığından Kıbrıs’a, etnik dillerde eğitimden Türk Ceza Kanunu değişikliklerine, sınırların güvenliğinden Avrupa Ordusuna uzanan tavizler zinciri Türkiye’nin bekasını tehlikeye düşürecek nitelikte. Batıcı Türk seçkinleri hariç bu konudan haberdar herkes Türkiye ne yaparsa yapsın AB’nin Türkiye’yi üyeliğe almayacağını da biliyor. Türkiye’nin hiç bir şey kazanmadan Avrupa’ya bir sürü taviz vermesine yol açacak bu kampanyayı yürütenler tabii ki Oran’ın örneklerini verdiği zihniyetin temsilcileri. Bu yol Müslümanlığın ilerlemeye engel olduğu, Türklerin insanlık tarihine hiçbir katkı yapmamış, yağmacı, çapulcu bir halk oldukları, bu devirde bile nouvelle cuisine yerine hâl⠓Orta Asya’dan getirdikleri”(!) lahmacunu yiyerek ortalığı soğan kokuttukları gibi görünüşte kültürel tespitlerden başlar, fakat şaşılacak bir hızla “Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir” veya “Türkiye’nin adam edilmesi için yabancılarla işbirliğine hazırım” istasyonlarına ulaşır. Bu istasyonlara daha önce de ulaşanlar olmuştu. Oralarda vasıta olarak sadece İngiliz zırhlılarını buldular; onlara binip gittiler. Hangi yolu tuttuklarının farkında olmayanlar varsa bizden hatırlatması.

Türkiye Günlüğü, Sayı 67, Güz 2001.