II. MEŞRUTİYET DEVRİ AYDINLARININ ATATÜRK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Doç. Dr. SELAMİ KILIÇ

Atatürk Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
Tarih Bölümü öğretim üyesi


Tarihte her inkılâp hareketinin bir hazırlık devresi bulunmaktadır. Fransız, Rus hatta Türk İnkılâbı, düşünürlerin ve yazarların yön verdikleri bir fikrî hazırlık dönemi geçirmiştir. Nitekim, Tanzimat ve özellikle II. Meşrutiyet devri düşünürlerinin bazı fikirleri Millî Mücadeleden hemen sonra Atatürk tarafından gerçekleştirilmiştir.

Tarihte başarıya ulaşmış her inkılâp hareketinde, inkılâbı gerçekleştiren önderlerin, kendilerinden önce yaşamış olan veya çağdaşları bulunan fikir adamları tarafından ileri sürülen görüşlerin etkisinde kaldıkları ve bunları az veya çok değişiklikle uyguladıkları bir gerçektir. Fransız İnkılâbını yapanlar üzerinde 18. yüzyıl filozoflarının tesiri görüldüğü gibi, Rus ihtilâlcilerinin de Karl Marx ve Friedrich Engels'in fikirlerinden beslendikleri bilinir. Türk İnkılâbı bu bakımdan bir istisna sayılamaz. Gerçekten Atatürk'ün icraatında Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri Türk düşünürlerinin etkilerini tespit etmek mümkündür.
(1)

Öyleyse Türk İnkılâbı adı verilen sosyal değişimlerin fikrî hazırlık devresinin Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Özellikle Ziya Gökalp, Dr. Abdullah Cevdet (Karlıdağ), Celâl Nuri (İleri), Kılıçzade Hakkı Bey gibi bazı Türk aydınları, yazdıkları kitap, risale ve makalelerde, Osmanlı Devleti'nin yıkılmaması ve ilerlemesi için çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Memleket meseleleriyle yakından ilgili olan ve tenkitçi bir okuma alışkanlığına sahip bulunan Atatürk'ün de, bu yayınları dikkatle takip etmiş olduğu kesindir.

Türk milletini lâyık olduğu seviyeye çıkarmak için birtakım inkılâplar yapan ve bunları Türk toplum hayatına başarılı bir şekilde uygulayan Atatürk'ün bilinen en önemli niteliklerinden biri de gerçekleri aramak ve bulmak aşkıdır. Bu niteliği onu durmadan okumaya ve okuduklarını değerlendirmeye sevk etmiştir. Nitekim, yapmış olduğu çeşitli konuşmaları dikkatli bir şekilde incelendiğinde, gerçekten çok okuduğunu, ancak her şeyi eleştirerek okuduğunu, tek bir düşünürün veya tek bir düşüncenin etkisinde kalmayıp, gördüklerini, duyduklarını ve okuduklarını topluca değerlendirdiğini, yepyeni bir düşünce sistemi geliştirdiğini anlayabiliriz.

Atatürk, Türk ve yabancı düşünürlerin fikirlerinden ilham almış olmakla beraber, kendine has görüşler geliştirmiş ve bunları başarı ile uygulamıştır. Öyleyse bu gerçeği göz ardı etmeden, Türk İnkılâbı'nın fikir temellerini yeteri derecede kavrayabilmek için bir başka gerçeği, II. Meşrutiyet devri aydınlarının fikirleriyle Atatürk ve Atatürkçü düşünce sistemi üzerinde etkileri olduğunu belirtmek gerekir. Gerçekten de Türkçülük akımının en büyük temsilcisi Ziya Gökalp'in, ılımlı bir Batıcı düşünür olan Celâl Nuri'nin, "Müslümanlığın hususi bir kıyafeti olmadığına göre, şapka giyilmesinde hiçbir zarar yoktur" diyen Kılıçzâde Hakkı Bey'in ve diğer bazı Türk aydınlarının Atatürk'ü ve Atatürk'ün düşünce yapısını etkiledikleri tarihi bir gerçektir.

Atatürk'ün modernleşme hareketi hangi düşünce temellerine dayanmaktadır? Bu soru ilim adamlarını ciddi olarak meşgul etmiş ve bazı değerli araştırmaların yapılmasına sebep olmuştur. Peyami Safa Türk İnkılâbına Bakışlar ve Uriel Heyd Foundations of Turkish Nationalism adlı eserlerinde, Robert F. Spencer, "Culture Process and Intellectual Current: Durkheim and Atatürk" başlıklı incelemesinde, Atatürk'ün milliyetçilik, lâiklik ve kadın hakları konularında Türk düşünürü Ziya Gökalp'in fikirlerinden ilham aldığını ileri sürmüşlerdir. Tarık Zafer Tunaya Türkiye'nin Siyasî Hayatında Batılılaşma Hareketleri ve Bernard Lewis The Emergence of Modern Turkey adlı kitaplarında ise, Atatürk'ün radikal davranışının Dr. Abdullah Cevdet'in düşüncesine bağlanabileceğine işaret etmişlerdir. (2)

Atatürk, Abdülhamid saltanatının son yılları ve Meşrutiyet devrinde yetişen her Türk aydını gibi, memleketin durumu ve geleceği ile yakından ilgileniyor, bu konuda okuyor, düşünüyor, arkadaşları ile tartışıyordu. O, çocukluk ve gençlik yıllarında Namık Kemal'in vatan ve millet sevgisini işleyen şiirlerini ezberlemiş, Mehmet Emin'in (Yurdakul) manzumelerinden halk sevgisini tanımış, Tevfik Fikret'ten de insan sevgisinin heyecanını duymuştur. Atatürk'ün Millî Mücadele sonunda padişahlık yerine cumhuriyet idaresini kurmak düşüncesini Fransız İhtilâli hakkında okuduğu kitaplardan edindiği ileri sürülebilir. Auguste Comte'un pozitivist görüşlerini de bu Fransız sosyologun eserlerini aslından okuyarak, yahut Ahmed Rıza Bey'in yazıları vasıtasıyla tanıyarak benimsemiştir. Gerçekten, Atatürk'ün 1924'te söylediği "Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir" sözü pozitivizmin akılcı felsefesini aksettirir. (3)

Yerli ve yabancı ilim adamları Ziya Gökalp'in Atatürk ve Atatürk'ün düşünce yapısı üzerindeki etkilerini açıkça belirtmişlerdir. Uriel Heyd Foundations of Turkish Nationalism (Türk Ulusçuluğunun Temelleri) başlıklı eserinde şunları yazmaktadır:

Gökalp'in fikirleri, kendisinin de önemli rol oynadığı Genç Türk hareketinin ideolojisi ile Atatürk rejimi arasında vazgeçilmez bir bağ teşkil etmektedir. Gökalp, 1909'dan 1924'e kadar devam eden edebiyat etkinlikleri döneminde 1908 İnkılâbı'nın prensiplerinden yavaş yavaş ayrılarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik, lâiklik, halkçılık ve inkılâpçılığa dayanan Kemalizm'in temelini atmıştır. Gökalp, çağdaş Türk devletinin teorik temellerini atmış olmak iddiasında bulunabilir.(4)


Gökalp'in fikirlerinin Atatürk'e etkisi milliyetçilik, din ve Batılılaşma sahalarında oldukça somut örneklerle görülür. Yine Gökalp ile Atatürk'ün millî kültür anlayışları da esasta farksızdır. İkisi de millî ruhun araştırılması ve millî şuurun yaşatılması gereğine inanıyordu. Atatürk bu konuda Gökalp'in düşüncesini paylaşmış ve onun fikirlerini gerçekleştirmiştir.

Gökalp'in dinde savunduğu lâiklik fikrini Atatürk aynen kabullenir. Gökalp'e göre, şeyhülislâmın vazifesi iman ve ibadet işleriyle uğraşmak olmalıdır. Medreseler de İlahiyat Fakültesi'ne katılmalı ve skolastik din öğretimine son verilmelidir. Atatürk'ün şeyhülislâmlık kurumu yerine Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurması ve medreseleri kapatması, Gökalp'in gösterdiği yolda gerçekleştirilmiş hareketlerdir. Atatürk, 1924'te hilâfeti kaldırmakla da Türkiye'de lâik devletin gelişmesi için gerekli adımı atmıştır.

Ülkemizde dinle ilgili bir konu da kadın hakları meselesidir. Gökalp, eski Türklerde görüldüğü gibi, kadınla erkeğin toplum ve âile hayatında eşit olmasına taraftardı. Nitekim onun girişimleri sonucunda İttihat Terakki hükümetinin 1917'de çıkardığı bir kanunla, şeriatin erkeğe dört kadın almak imkânını vermesine rağmen, Türkiye'de kadına tek evlilik isteme hakkı tanınmıştır. Atatürk, 1926'da Türk Medeni Kanunu ile tek evliliği zorunlu kılmış ve böylece âile hukukunda kadın-erkek eşitliği sağlanmıştır. Atatürk bununla da yetinmemiş, daha sonraları, Türk kadınını siyasal haklardan faydalandırmıştır.
(5)

Atatürk muasırlaşma yani çağdaşlaşmayı, Gökalp gibi, Batılılaşma olarak anlıyordu. Fakat o, bu hususta Gökalp'ten çok Abdullah Cevdet'in fikirlerinden ilham almış olmalıdır.

Aşırı derecede bir Batıcı olarak tanınan ve "Bir ikinci medeniyet yoktur; medeniyet Avrupa Medeniyetidir. Bunu gülüyle dikeniyle isticnâs etmeye mecburuz" (6) diyerek, Batı Medeniyeti'nin olduğu gibi alınması taraftarı olan Abdullah Cevdet'in "Bu toptan batılılaşma" düşüncesini Atatürk samimiyetle benimsemiştir. Nitekim, Ulu Önder 1 Kasım 1925 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin İkinci Dönem Üçüncü Toplanma yılını açarken şunları söylemiştir:

Millet, muasır medeniyetin alelumûm milletlere temin eylediği hayat ve vesaiti, esasta ve eşkâlde aynen ve tamamen tahakkuk ettirmek karar-ı katisini vermiştir.(7)


II. Meşrutiyet dönemi Batılılaşma hareketinin merkezi olarak kabul edilen ve Batıcılık fikir akımının yayın organı olan İçtihâd dergisinde yayımlanan "Pek Uyanık Bir Uyku"(8) başlıklı iki yazıda Batıcıların gerçekleşmesini arzuladıkları istekler sıralanıyordu:

Padişahın bir tek zevcesi olacak, cariye istifrâş etmeye hakkı olmayacaktır. Yunanlıların millî serpuşu olan fes kâmilen defedilip, yeni bir serpuş-ı millî kabul olunacaktır. Kadınlar diledikleri tarzda giyinecekler, vatanın en büyük velinimeti sayılarak kendilerine hürmet gösterilecektir. Kadınlar ve genç kızlar erkekten kaçmayacaklar ve görücülük âdetine nihayet verilecektir. Birer tembellik yuvası olan bütün tekkeler ve zaviyeler ilga olunarak varidât ve tahsisâtları kesilip, maârif bütçesine ilga edilecektir. Bütün medreseler ilga edilecek, yerlerine Batı tarzında mektepler açılacaktır. Sarık sarmak ve cübbe giymek yalnız ulemâ-yı kirama tahsis edilecek, dini bilgilerden haberi olmayanlar bu kisvelere bürünemeyeceklerdir.(9)


Atatürk, Batıcıların bu hayallerini kısa bir zaman sonra gerçekleştirecek, yaptığı inkılâplarla Türkiye'ye modern ve çağdaş bir görünüm kazandıracaktır.

Atatürk'ün düşünce yapısını etkileyen düşünürlerden birisi de Celâl Nuri'dir. Celâl Nuri, 17 Şubat 1926'da kabul olunan Türk Medeni Kanunu'nun gerekliliğini, Tarih-i Tedenniyât-ı Osmaniye ve Mukadderât-ı Tarihiye adlı kitabında şöyle açıklıyordu: "Bir kanun-ı medeni yapmadan garp usûl-ı muhâkemesini bizde tatbike bir türlü akıl ermez." (10)

Celâl Nuri Havâic-i Kanuniyemiz adlı bir başka kitabında da "Adliye kanunlarımız bir küll-i vâhid teşkil etmekten pek uzaktır. Hele hukuk-ı medeniyemizin bulunmaması, hâlâ Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ile amel, milleti perişan ediyor" (11) diyerek, adli teşkilatımızda ve kanunlarımızda köklü bir inkılâp yapılması gerektiğine işaret ediyordu.

Celâl Nuri İttihâd-ı İslâm adlı bir diğer eserinde, Mecelle'nin yetersizliğinden, uygulanamadığından, kanunlarımızın asırlarca önceki ihtiyaçlarımız üzerine düzenlendiğinden bahsetmekte (12) ve Türkiye'nin hukuki meselelerine ışık tutmaktaydı.

Batıcılar arasında savunduğu fikirleriyle, önemli bir yere sahip olan Kılıçzade Hakkı Bey ise, İtikadât-ı Batılâya İlân-ı Harp adlı eserinde, bugün memleketimizde yürürlükte olan hükümlerin dünyanın hiçbir yerinde geçerli olmadığına dikkatleri çekerek, bir an önce hukuk alanında inkılâp yapılması gerektiğini belirtiyordu. (13)

Ilımlı bir Batıcı düşünür olan Celâl Nuri, daha o günlerde Türkiye'nin bir başka meselesini gündeme getirmekte, Türk kadını ve kadın hakları konusunda şunları yazmaktaydı:

Türk kadınları cemiyet-i beşeriyenin a'zâ-yı mahcûresidir. Kadının iştiraki olmadan bir cemiyet ilerleyemez. Kadınsız bir cemiyet dilsiz bir adama benzer. Kadınları ta'limden, taallümden, mesâî-i muhtelifeye iştirakten, terakkiyât ve tekâmülâta karışmaktan men'edecek ne nakli, ne akli bir delilimiz yoktur. Yavaş yavaş bu örfî kurûn-ı vustâilikten çıkmak, gürültüsüz, patırtısız, rezaletsiz çıkmak çarelerini düşünmez ve bulmazsak, biz Türkler ve müslümanlar cemiyetçe muzmahil oluruz.(14)


Türk kadınına serbesti verilmesini, eski hak ve hürriyetlerine kavuşturulmasını isteyen Celâl Nuri gerek Tarih-i Tedenniyât-ı Osmaniye ve Mukadderât-ı Tarihiye, gerekse Kadınlarımız adlı eserlerinde, Türk toplumunun bu çok önemli sosyal meselesi hakkındaki düşüncelerini belirtirken, kadın haklarının âdeta bir numaralı savunucusu olmuştur.

Nitekim Kadınlarımız adlı kitabında,

Bütün hukuk ve vezâifte kadın erkek müsâvidir. Kadınlar için başka, erkekler için başka, hukuk, vezâif, tekâlif, ibâdât yoktur. Bir erkek her ne yapabilirse bir kadın da aynıyla o işi yapabilir. Hiçbir nass kadınları hukuk-ı tâbîiyye, mülkiye, medeniye ve hatta siyasiden mahrum etmez. Muâmelâtta erkek ne ise, kadın da odur. Maatteessüf kadınların ahvâlini felce uğratan İslâmiyet değil, i'tiyâdâttır(15)


diyerek, Türk toplum yapısını içten içe kemiren ve onun gelişmesini engelleyen bu sosyal problemin bir an önce çözüme kavuşturulmasını istemekteydi.

Türk toplumunda yer alan birçok sosyal problemin yanı sıra "kadın ve âile" meselesi de özellikle II. Meşrutiyet'in ilânından sonra çeşitli yönleriyle ele alınmış ve konuya gereken önem verilmiştir. Mesele üzerinde düşünen ve Türk milletinin ilerlemesini engelleyen bu sosyal meselenin çözüme kavuşturulması için çareler arayan Kılıçzâde Hakkı Bey İtikadât-ı Batılâya İlân-ı Harp adlı eserinde konu hakkındaki duygu ve düşüncelerini şu şekilde dile getirmektedir:

Kadınlar nazarımızda muhteremdir, mukaddestir, mübecceldir. Kadınsız bir millet millet olamaz. Bir milleti ikame ve idâme edecek en birinci vasıta kadınlardır. Binaenaleyh kadınları vazifelerini ifâ edecek surette yetiştirmek arzusundayız. Dinimiz kadınları, taallüm hususunda, erkeklerden asla tefrik etmemiştir. Bunları ayıranlar softalardır.

Kadınlarımızın tahsil ve terbiyeleri ve binnetice iyi bir âile teşkil edebilmeleri için kendilerine derece derece serbesti vermek isteriz. Onlar, biz istemeyiz deseler de yine vereceğiz. Çünkü hayatları yalnız kendilerine ait değildir. İstiyoruz ki kadınlarımız da hakk-ı hayat ve hakk-ı teneffüslerini isti'mâl etsinler. Onların da gidecek, gezecek, görecek, eğlenecek, izzet-i nefislerini, vakar ve haysiyetlerini artıracak mahalleri olsun. Çocuklarımıza gösterebilmek için evvela kendileri görsünler; hissettirmek için hissetsinler. Sair milletlerdeki kadınların rolü gibi rolleri olsun; yaşasınlar ve yaşatsınlar. (16)


Gerek Osmanlı aydınlarının düşüncelerinde beliren Türk kadın hakları savunuculuğu, gerekse Atatürk'ün çeşitli yerlerde yaptığı konuşmalarından sonra, Türk kadını eskiden sahip bulunduğu, fakat çeşitli uygarlıkların olumsuz etkisiyle kaybetmiş olduğu tüm hak ve hürriyetlerine kavuşacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında ortaya atılan fikirler cumhuriyet devrinde gerçekleşmiştir. Atatürk'ün Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra başardığı inkılâplar kadın haklarını bütünüyle kapsamaktadır. 3 Mart 1924'te Hilâfetin kaldırılması, devletin lâik esaslara göre yeniden düzenlenmesini sağladı. 17 Şubat 1926'da TBMM İsviçre Medeni Kanunu'ndan aktarılmış olan Türk Medeni Kanunu'nu kabul etti. Böylece Türk kadını erkeğine eşit oldu ve en aşırı feministlerin istedikleri haklara kavuştu. Türk kadını, daha sonra, siyasal haklar da elde ederek, anayasada yapılan çeşitli değişikliklerle, 1930 Şubatında belediye seçimlerinde oy kullanma, 1934 Nisanında ise milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazandı.(17)

II. Meşrutiyet döneminde, harflerimizin ıslahı yerine Latin harflerinin kabul edilmesini ve dolayısıyla yeni bir Türk alfabesinin meydana getirilmesini savunan ve konu ile ilgili bir hayli cesaretli yazılar yazan aydınlar bulunuyordu. Bunlar içinde, Hüseyin Cahit, Abdullah Cevdet, Celâl Nuri ve Kılıçzâde Hakkı Bey gibi aydınlar, o döneme göre büyük bir medeni cesaret göstererek, bu konuda ilginç yazılar kaleme almışlardır. Bunlardan Celâl Nuri önce Tarih-i İstikbâl adlı kitabında şunları yazmaktaydı:

Şu Sâmî ve ruh-ı lisanımıza uymayan harfleri terk edelim. Üniversal olan Latin harflerini alalım. Arap harfleri, Arap ve İbrani gibi elsine-i sâmîye içindir. Halbuki Türkçemiz elsine-i sâmîyeden ziyade Avrupa dillerine benzer. Bize hurûf-ı munfasılâ lazımdır. Hurûf ise ihdâs olunamaz. Mevcutlar alınır. Islah-ı hurûf bile güç şeydir. Onun için terakki etmek istiyorsak, ân-ı vâhid zayi etmeden Latin harflerini tetkik etmeliyiz. Bir harfi bırakıpta diğerini kabul eden biz olmayacağız. Tebdil-i hurûf ile bizde yeni bir devir zihniyeti başlayacaktır. Biraz celâdet-i milliye gösterelim. Lisanda, edebiyatta, hurûfta, efkârda bir inkılâp yapalım. (18)


Celâl Nuri kısa bir müddet sonra bu defa Tarih-i Tedenniyât-ı Osmaniye ve Mukadderât-ı Tarihiye adlı eserinde konuya daha geniş ölçüde değinmekte ve şöyle demektedir:

Hurûfâtımız berbattır. Bu harflerle biz işimizi göremeyiz. Bunlar nâkâfidir. Harflerimizin noksanından, bir işe yaramadığından, gayr-i ilmî bulunduğundan burada bahsetmeyeceğiz. Yalnız şurasını söyleyeceğiz ki bu harfleri ve bunlarla yazılmış ibârâtı avâm suhûletle öğrenemiyor. Bunlar gayr-i tabîî şeylerdir. Bu hal terakkiyâtımıza mani' oluyor. Ahalide tahsil ve tenevvür hâhişini söndürüyor. Onun için hurûf-ı ıslah gibi boş, vâhî tedâbire mürâcaat edeceğimize bir saat evvel kemâl-i cesaretle Latin harflerini kabul etmeliyiz. Bunu yalnız biz kabul etmiş olmayacağız. Bundan evvel Romanyalılar da "Kiril" harfleriyle yazı yazarlardı; bilâhire Latin harflerini kabul ettiler. Almanlar yavaş yavaş "Gotik" harflerini bırakıp, Latin harflerini alıyorlar.

Latin hurûfu hem pek tabîî hem de Türkçe lisanının tahririne Arap harflerinden daha müsaittir. Bu harflerin kabul edilmemesi için serdolunabilecek veya olunan ihtirâzât o kadar âdidir ki münâkaşasına bile tenezzül etmeyiz. Bu hususta ciddi bir inkılâba kudretyab olabilirsek, avâmımız suhûletle mevadd-ı âdiyeyi okuyup yazabileceğinden milletin seviye-i fikriyesi, şüphesiz, bir kademe daha terfi' edecektir. (19)


Latin harflerinin alınması taraftarı olan ve bu arzusunun gerçekleşmesi için çeşitli yazılar yazan Abdullah Cevdet de Celâl Nuri'nin Mukadderât-ı Tarihiyesi'ne yazmış olduğu takdim yazısında, bu konu hakkındaki görüşünü bir cümle ile ifade etmektedir:

Harflerimiz berbattır. Bu harflerle, hiçbir işimizi göremeyiz. (20)


Kılıçzâde Hakkı Bey de Akvemü's Siyer Münâsebetiyle Yusuf Suad Efendiye Tahsisen Softa Efendilere Tamimen Son Cevap başlıklı risalesinde şöyle diyor:

Latin hurûfâtını kabul etmek en doğru harekettir. Zira o hurûfâtın fevkinde kırâati teshile kabiliyetli yeni hurûfât icadı mümkün değildir. Latin hurûfâtı beşeriyet-i mütefekkirenin asırlarca süren bir tecrübesi mahsûlüdür.(21)


Atatürk, herhalde II. Meşrutiyet devri aydınlarının etkisiyle, 1928 Kasımında harf inkılâbını gerçekleştirerek, Arap harfleri yerine Latin alfabesine dayanan yeni Türk alfabesini yürürlüğe koydurmuş ve böylece bazı Türk aydınlarının yıllardan beri duydukları bu özlem giderilmiştir.

Meşrutiyet devrinin önde gelen yazarlarından biri olan ve kalemiyle sahte derviş ve softalara savaş açmış bulunan Kılıçzâde Hakkı Bey, Atatürk'ün gerçekleştirdiği bir diğer inkılâba, Şapka İnkılâbı'na değinmekteydi. Kılıçzâde Hakkı Bey, yukarıda adı geçen risalesinde: Kıyafetimizin millî olmadığını ve şapka giymenin İslâmiyet açısından hiçbir sakıncası bulunmadığını açıklarken şöyle diyordu:
Türkiye'de ittihad-ı efkârın mevcut olmadığına en birinci delil esaslı ve millî bir kıyafetimizin mevcut olmaması yani herkesin istediğini giymesidir. İttihâd-ı efkâr, âsârını mutlaka her şeyde gösterir. Onun için bu cihet ihmal edilmeyecek bir keyfiyettir. Müslümanlığın kıyafet-i mahsûsası olmadığına nazaran şapka giyilmesinde hiçbir zarar yoktur. Ecdâdımızın giydiği kavuklar hiç olmazsa memleketimizde i'mâl olunuyordu. Halbuki feslerimiz Avrupa'dan geliyor. Kendi metâmız olmadıktan sonra serpuş olarak herhangi bir şapkayı kabul etmeliydik.
(22)

Abdullah Cevdet de İçtihâd'da yayımlanan "Şapka-Fes" adlı makalesinde: "Hükkâmımızın serpuşlarından evvel serlerinin değişmesi gerektiğini" belirttikten sonra, şapkanın Panama vadilerinde yetişen nazik ve hafif bir bitkiden yapılmış başlık olduğunu, fesin ne atalarımızın ve ne de Peygamberimizin başlığı olmadığını ifade ederek, gözü şiddetli ışıktan da koruyabilecek olan şapkanın giyilmesinde herhangi bir sakınca bulunmadığını yazıyordu. (23)

İşte bu Türk aydınlarının görüşleri, fese bir kutsallık veren, onu çıkarıp atmayı mukaddesata hakaret sayan sakat bir zihniyetin bertaraf edilerek, Türkiye'de fes giyilmesini yasaklayan 25 Kasım 1925 tarihli Şapka Kanunu'nun çıkarılmasında önemli bir sebep olsa gerektir.

18. yüzyılda başlayıp kısa aralıklarla devam eden ve devletin yaşamasını amaçlayan, Batılılaşma hareketleri devletin çöküşünü önleyememişse de yapılan yenilikler ve geliştirilen yeni düşünceler Türk İnkılâbı'nın altyapısını hazırlamıştır. Fakat padişahlar ve üst düzeydeki bazı devlet adamları tarafından gerçekleştirilen bu yenilik hareketlerine rağmen, Atatürk'e gelinceye kadar hiç kimse temeli ulusal egemenliğe dayalı tam bağımsız bir Türk devleti kurmayı düşünememiştir. Atatürk, gerek Millî Mücadeleyi başlatmak için Anadolu'ya geçtiğinde gerekse büyük zaferden sonra inkılâp hareketlerini yönlendirirken, kendi milletinden ilham almış, asıl etüdünü milleti üzerinde yapmış ve ona güvendiği içindir ki zoru başarmış, imkânsızı gerçekleştirmiştir.

Dipnotlar 1. Ercümend Kuran, Atatürkçülük Üzerine Denemeler, Ankara, 1981, s. 63. 2. Kuran, Atatürkçülük Üzerine Denemeler, s. 21. 3. Ercümend Kuran, "İkinci Meşrutiyet Devri Düşünürlerinin Atatürk Üzerinde Tesirleri", Millî Kültür, no. 2 (Temmuz 1981), s. 2. 4. Uriel Heyd, Türk Ulusçuluğunun Temelleri, Çev: Kadir Günay, Ankara, 1979, s. 196. 5. Kuran, Atatürkçülük Üzerine Denemeler, s. 6-7. 6. Abdullah Cevdet, "Şime- i Muhabbet", İçtihâd, no. 89 (16 Kânun-ı sani 1329), s. 1979-1984; Selami Kılıç, "Bir Siyasal Düşünce Hareketi Olarak 'Garpçılar' ve Onların Batı Medeniyeti Hakkındaki Düşünceleri", Atatürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Dergisi, no. 5, Erzurum, 1991, s. 110. 7. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, I, Ankara, 1989, s. 356. 8. Kılıçzade Hakkı Bey tarafından hazırlanan, fakat yanlışlıkla Abdullah Cevdet'e mal edilen "Garpçıların Programı" için bkz. Kılıçzade Hakkı, İtikadât-ı Batılâya İlân-ı Harp, İstanbul, 1332, s. 62-82. Ayrıca bkz. "Pek Uyanık Bir Uyku", İçtihâd, no. 55 (21 Şubat 1328), s. 1226-1228 ve no. 57 (Mart 1329), s. 1261-1264. 9. Kılıçzade Hakkı, İtikadât-ı Batılâya..., s. 62-82; Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, İstanbul, 1990, s. 57-60; M. Şükrü Hanioğlu, Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul, 1981, s. 375-383. 10. Celâl Nuri (İleri), Tarih-i Tedenniyât-ı Osmaniye ve Mukadderât-ı Tarihiye, İstanbul, 1331, s. 111. 11. Celâl Nuri, Havâic-i Kanuniyemiz, İstanbul, h. 1331, s. 45-46. 12. Celâl Nuri, İttihâd-ı İslâm, İstanbul, h. 1331, s. 55-57. 13. Kılıçzade Hakkı, İtikadât-ı Batılâya..., s. 19-20. 14. Celâl Nuri, Tarih-i Tedenniyât-Osmaniye..., s. 250-251. 15. Celâl Nuri, Kadınlarımız, İstanbul, h. 1331, s. 158-162. 16. Kılıçzade Hakkı, İtikadât-ı Batılâya..., s. 13-15. 17. Selami Kılıç, "Osmanlı Aydınlarının Kalemiyle Türk Kadını ve Türkiye'de Kadın Haklarının Gelişmesi", Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Dergisi, no. 5, Erzurum, 1991, s. 101. 18. Celâl Nuri, "Mesâil-i Siyâsiyye", Tarih-i İstikbâl, II, İstanbul, h. 1331, s. 165-166. 19. Celâl Nuri, Tarih-i Tedenniyât-ı Osmaniye..., s. 182-183. 20. Celâl Nuri, Tarih-i Tedenniyât-ı Osmaniye..., s. 27-34. 21. Kılıçzâde Hakkı, Akvemü's Siyer Münâsebetiyle Yusuf Suad Efendiye Tahsisen Softa Efendilere Tamimen Son Cevap, İstanbul, 1331, s. 50-51. 22. Kılıçzâde Hakkı, Son Cevap, s. 49-50. 23. Abdullah Cevdet, "Şapka-Fes", İçtihâd, no. 169 (1 Eylül 1924), s. 3413-3414.