"Birinci adam"ın  gölgesi olmadı

Türk siyasi tarihinin fenomenlerinden İsmet İnönü, Cumhuriyet tarihinin "İkinci adam"ı olarak bilinir. "Birinci adam" Mustafa Kemal'in gölgesi olmamış, daima devamı, uzantısı ve tamamlayıcısı olmuştur.

İnönü, "İkinci adam" idi. Evet!...
Fakat öyle bir "İkinci"ki, "Birinci"nin gölgesi değil. Devamı, uzantısı, tamamlayıcısı....
Falih Rıfkı Atay, "Çankaya"sında şöyle diyor:
"Mustafa Kemal ve İsmet, aralarındaki nispet daima ve ayrıca muhakeme edilmek üzere birbirlerini tamamlıyorlardı. Mustafa Kemal, onun zekasına, faziletine, devlet idaresine güvenmiştir. Nice defalar, (Çocuklar, Çankaya'da rahat ediyorsam, İsmet sayesindedir.) demiştir."

Yakup Kadri Karaosmanoğlu da, Atatürk'ten şu sözleri naklediyor:
"Çocuklar ben ölürsem, İsmet Paşa'nın peşinden gidin." (Ş.S.Aydemir Tek Adam S 472)

Atatürk, ona "Sen Türk milletinin makus (tersine dönmüş) talihini yendin" demiş. O Atatürk'e "Her dar zamanımda hızır gibi yetişirsin" cevabında bulunmuş; O'nun "Tarihte bir eşi daha bulunmayan bir kahraman" olduğu doğru nitelemesini yapmıştır.
Şahsiyetleri birbirine bu ölçüde karışmış, kaynaşmış olan bu iki "Varlık"ın kader tarafından şekillendirilmiş olan ilişkilerinin zaman içindeki akışına bir bakalım:
1881 doğumlu Mustafa Kemal ile 1884 doğumlu Mustafa İsmet'in birbirlerini ilk tanımaları, 1903 yılında Erkan-ı Harbiye Mektebi'nde olmuştur. İkisi de üsteğmendir. Ancak Mustafa Kemal ondan iki sınıf öndedir. Bu okuldaki ilişkileri aşinalıktan daha ileri bir sıcaklık derecesinde olmuştur.

Bundan sonraki karşılaşmaları, ikisi de asker-politikacı genç subay olarak Selanik'te İttihat ve Terakki Partisi toplantısında olmuş, birbirlerine daha çok ısınmışlardır. Yakın tarihimizde "31 Mart İrtica Olayı" olarak anılan "14 Nisan 1909" ayaklanmasını bastırmak için İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'na iki kolağası olarak katılmışlardır.

Suriye Cephesi'nde birlikteydiler
Selanik'te aynı yıl yapılan İttihat ve Terakki Kongresi'ne katılmışlar, askerin siyasetten ayrlması düşüncesinde birlik olarak önerilerini savunmuşlar, başaramayınca beraberce Partiden ayrılmışlardır. Bundan sonra 1916'da merkezi Diyarbakır'da bulunan 2. Orduda buluşmuşlardır. Mustafa Kemal Ordu Komutanı, İsmet evvela Kurmay Başkanı, sonradan Kolordu Komutanı olarak. Bu cephede Ruslara karşı kazanılan zafer neticesinde Muş, Bitlis geri alınmış ve Mustafa Kemal general rütbesine yükseltilmiştir. 1917 yılında Suriye Cephesi'nde Mustafa Kemal 7. Ordu, Albay İsmet Kolordu Komutanı olarak yine beraberdirler. (Ordu ve kolordu komutanları olarak 20 Eylül 1917'de Halep'ten Başkumandan Vekili Enver ve Sadrazam Talat Paşalara bir rapor göndermişlerdir. Rapor müştereken hazırlanmış ve fakat rütbe mülazahası ile yalnız ordu komutanı Mustafa Kemal tarafından imza edilmiştir. Yazılış tarihinden itibaren Milli Mücadelenin sonuna kadar her olayın zeminini teşkil edecek olan bu rapor son derece önemlidir. Bitmiş, erimiş, çökmüş, çürümüş bir devlet enkazından zinde bir milletin hür bir vatanın nasıl yaratıldığının mucizevi destanı bu rapor okunmadan tam olarak anlaşılamaz.)

Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları Komutanlığı'nda ayrılıp 13 Kasım 1918'de İstanbul'a geldiğinde İnönü birkaç gün sonra ayrılacağı Harbiye Nezareti Müsteşarlığı görevindedir. İki arkadaş devamlı temas ve istişare halindedirler. Anadolu'ya geçişi birlikte planlarlar. Evvela Mustafa Kemal gidecek, sonra onu da çağıracaktır.

"Ben yerleşinceye kadar sen buradan bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin" (Ş.S. Aydemir İkinci Adam C 1, S 124)

On gün sonra Ankara'da
Atatürk, 27 Aralık 1919'da Ankara'dadır. On gün sonra, 8 Ocak 1920'de de İnönü O'nun yanındadır. Bir süre sonra İstanbul'a dönmüş olan İnönü, ikinci ve son defa ve sonuna kadar olmak üzere 9 Nisan'da yine "Birinci"nin yanındadır.

Modern, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin inşasında, "Birinci" ve "İkinci" yanyana, omuz omuza, başbaşadırlar. Ta ki 20 Eylül 1937 tarihine kadar.

Bu tarihte Türk milletinin kaderinde sonsuz derecede yıpratıcı ve yaratıcı etkisi olan bu beraberlik ve bütünlük -gönül yakınlığı devam etse de- görev bakımından sona ermiştir.
Sebepleri üzerinde durmadan kronolojik gelişmeyi takip edersek bir akşam evvel sofrada bir tartışma halinde kendini gösteren "itap-sistem" rüzgarı, önceden kararlaştırılmış, Anakara'dan İstanbul'a devam edecek olan bir tren yolculuğunda şiddetini artırarak, Olimpos'un bu iki "mit"ini kaderin ayrı köşelerine fırlatmıştır.

Şevket Süreyya Aydemir, "İkinci Adam"ında bu tren sahnesini şöyle anlatır:
"Özel tren Ankara'dan vaktinde hareket eder. İnönü de beraberdir. Hareketten sonra Atatürk arkadaşlarına (Bizi Paşayla biraz yalnız bırakınız) der. Öyle de lur. Hususi trenin arka salonunda Başbakanla bir müddet başbaşa kapanırlar. Diğer yol arkadaşları sofrada beklemektedirler. Uzunca bir süre sonra evvela İnönü görünür. Fakat yüzünde hususi bir ifade olmaksızın yemek salonundn geçerek kendi kompartımanına çekilir. Sofraya oturmaz. Az sonra Atatürk görünür, sofraya oturur ve sadece bir iki arkadaşına bakarak (Olup bitit) haberini verir. İşte olup biten İnönü'nün Başbakanlıktan ayrılışıdır." (486)

Bir gün sonra, Dolmabahçe Sarayı'nda açılmış olan 2. Türk Tarih Kongresi'ni ikisi beraber aynı locadan takip etmektedirler.

Keşke hiç olmasaydı
İnönü, cebinden çıkardığı küçük bir kağıt parçasına birkaç kelime yazar Atatürk'ün eline sıkıştırır. "Bana hala dargın mısın?" Kısa bir cevap aynı şekilde gelir: "Sana dargın olabilir miyim?" "Bu kağıdı saklayabilir miyim?" "Nasıl istersen..." (Aynı eser 487)
Keşke hiç olmasaydı diye temenni edilecek bu ayrılığa rağmen bu ikili arasındaki sıcak ve müşfik gönül ilişkileri Atatürk'ün ölümüne kadar devam etmiştir.
Atatürk'ün sağlığı hakkında ilk konsültasyon Ankara'da 6 Mart 1938'de yapıldı. İnönü o sırada Başbakan değildi. Fakat Atatürk'ün yanındaydı. Muayene, sirozu bütün vahmetiyle ortaya koymuştu. Doktorlar düzenlenen raporu Atatürk'e okumak istediklerinde o, "Yüksek sesle okuyun, Paşa da duysun" dedi. (Ş.S. Aydemir, Tek Adam C.3 S 551)

Hastalığının ne olduğunu ve yakın ve mutlak neticesinin ne olabileceğini İnönü'nün idrakine duyurmak istemişti.

Atatürk öldükten sonra evraklarını ayıklamak üzere çalışanlar (Nafi Atıf Kansu ve arkadaşları) üstünde "huzur-u ali-yi riyasetpenahiye" (Başbakanın yüksek huzurlarına) yazısı olan birçok zarf buldular. Bunlar "İkinci"nin "Birinci"ye yazdığı mektuplara aitti.

Şükrü Saracoğlu o sıralar İzmir milletvekili ve Büyük Millet Meclisi Başkanı idi. (1948-1950) seçimin yaklaştığı o günler sık sık İzmir'e gelirdi. Son derece tatlı, hoş sohbet, nüktedan, nekre bir halk adamı idi. Derin inanç bağı ile hem Atatürk'e, hem de İnönü'ye bağlıydı, gelişlerinde fırsat düştükçe bizlerle sohbet ederdi.
İşte o sohbetlerden birinde bize anlattıkları:

İnönü, 20 Eylül 1937'de izinli olarak Başbakanlık'tan ayrılmış, 25 Ekim'de de istifasını vermişti. Bu iki tarih arası olan 10 Ekim'de Aydın mıntıkasında Ege manevraları adı altında bir askeri harekat yapılmıştı. 9 Ekim'de Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası'nı açmış olan Atatürk'ün refakatinde hem "izinli" Başbakan İnönü, hem de "vekil" Başbakan Celal Bayar bulunmakta idiler.

"Manevra gününün akşamı" diye anlatmaya başlamıştı Saracoğlu:
"Özel trendeki Atatürk'ün vagonunda o günkü askeri harekatın kritiği yapılmaktaydı. Bir yandan da sofra hazırlığı başlamıştı. Kadehler dolmaya başlayınca İnönü izin isteyerek sofradan ayrıldı. Kendi vagonuna doğru yürümeye başladı. Atatürk, gözlerinden apaçık okunan derin bir hüzünle Paşa'nın arkasından baktıktan sonra bana dönerek: (İyi yapmadık değil mi Saraç? Keşke böyle olmasaydı!) dedi. Zaten ölecek kadar keder duyduğum bu ayrılığın bu derece açık bir pişmanlık ifadesini Atatürk'ten duyunca hemen ayağa kalkarak:

(Bunu kendisine söyleyeyim mi? Atatürk!) dedim. (Söyle!) dedi. Seğirtip birkaç adım atınca (Gel Saraç gel) diye arkamdan seslendi. Dönüp yanına gelince de, (Ben ölünce söylersin) diye fısıltıyla ilave etti."

"Birinci el"den dinlediğim bu anlatışı tarihin hafızasında yaşayacak değerde sayıyorum.