TÜRKİYE'NİN DIŞ POLİTİKASI VE DIŞ İLİŞKİLERİ  (*)

Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. y.y. boyunca izlediği dış politika, genellikle büyük devletler arasındaki çıkar çatışmalarından ve dengelerden yararlanmak esasına dayanıyordu. Büyük devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde çok sıkı kontrol etkileri vardı. Ekonomik ve mali yönden Batılıların kontrolünde olan imparatorluk, siyasi yönden de onların etkileri altında idi. Bir yabancı devletin, elçisinin Osmanlı Devlet adamlarını azarladığı, hatta Dışişleri gibi önemli bakanların atanması ve görevlerinden alınmasında söz sahibi oldukları sık sık görülen bir durumdu. Uzun bir süre İngiliz himayesinde varlığını sürdüren ve dış politikasını da buna göre ayarlayan Osmanlı Devleti, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğü politikasından ayrılması üzerine, Alman himayesine ve etkisine girdi. Alman etkisi Osmanlı Devleti'nin dış politikasını da değiştirdi. Birinci Dünya Savaşı'na da bu etkiyle girildi. Hatta Türk Orduları'nın önemli kısmının komutası Alman subaylara bırakıldı. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Hıristiyan azınlıklar ise ayrı bir konu idi. Büyük Avrupa devletleri bu konuda Osmanlı İmparatorluğu'nun sık sık içişlerine karışıyorlardı. Azınlıkların bu sebeple Türklerden aynalıklı hakları bulunuyordu.

Osmanlı Devleti, devlet ideolojisi olarak, İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük (Turancılık) gibi programları uygulamış, sonunda her üçü de etkisiz olmuştu. Yalnız Türkçülük akımı Birinci Dünya Savaşı sonunda Turancılık etkisinden kurtulabilmişti. Birinci Dünya Savaşı'na, bağımsızlık isteği ile giren İmparatorluk savaşta yenilip Mondros Ateşkesi ile teslim oldu. Padişah ve Hükümet tam anlamıyla teslimiyetçi ve özellikle İngiliz isteklerine uygun bir politika izlemeye başladılar. Ulusal olmayan bu politika ümmi ve Hanedan çıkarlarına dönüktü. Oysa İtilâf Devletleri Ocak 1919'dan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nu nasıl paylaşacaklarını görüşmeye başlamışlardı. Mayıs 1919'dan itibaren de paylaşma, yağmaya dönüştü. Buna karşılık Osmanlı Devlet adamları ve Padişah, her isteneni yerine getiren, kaderini İngiltere'nin eline terk eden bir politika içinde idi. Osmanlı Devleti'nin bu politikasının dışında, ülkenin kurtuluşu için başka politikalar da oluşmuştu. Amerikan mandası isteyenler ve yöresel kurtuluş çaresi arayanlar. Bunların izlediği politikanın esasını da yine Osmanlı İmparatorluğu ve Padişah kavramları oluşturuyordu.

Bu durum karşısında M. Kemal Paşa Anadolu'ya çıktığında bütün bu politikaların dışında, yeni inanç ve programa dayanan bir politikanın esaslarını ortaya koydu. M.Kemal bu politikanın esaslarını "Hakikat-ı halde, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu... Osmanlı Devleti onun bağımsızlığı, Padişahı, Halife, hükümet, bunlar hepsi kavramı kalmamış bir takım anlamsız sözlerden ibaretti... O halde ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi? Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak." sözleriyle ortaya açıkça koydu. Görülüyor ki Atatürk'ün politikasının esasını tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak düşünce ve eylemi oluşturuyordu. Amasya Genelgesi ile ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik düşünceleri açıklanmış, Erzurum, Sivas Kongreleri ile ilan edilmiş ve B.M.M.'nin açılışı ile meşru bir temelde somutlaştı. Yeni Turk Devleti tam bağımsızlık ilkesini esas alırken, Misak-ı Milli ile de sınırlarını gerçekçi bir biçimde çizdi. Ulusal sınırlar içinde tam bağımsız bir devlet kurulması için, ulusal ilkelerden ödün vermeden savaşa başlandı ve dış ilişkiler kuruldu.

1921 yılı Türkiye'nin cephelerde ve dış politikada büyük başarılar elde ettiği bir yıl oldu. I. ve II. İnönü Savaşları ve Sakarya Savaşı'nın kazanılması dış politikada çok olumlu sonuçlar verdi. Sovyetler Türkiye ile Moskova Antlaşması'nı, Fransa da Ankara Antlaşması'nı imzalayarak Türkiye'yi resmen tanıdılar. Türkiye'nin dış ilişkilerinde izlediği politika tam ulusal bağımsızlık idi. Bu politikanın esaslarını Atatürk şu sözleri ile açıklıyordu:
"
Biz hayat ve bağımsızlık isteyen ulusuz ve yalnız bunun için canımızı veririz." "Ulusal sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı sürdürmek ulusun ve ülkenin gerçek mutluluğuna, kalkınmasına çalışmak... Gelişigüzel büyük hayaller peşinde ulusu uğraştırmamak, harcamamak... Uygarlık dünyasından insanca karşılık ve dostluk görmeyi beklemek..." Atatürk'ün İstiklal Savaşı'nda kurduğu bu ulusal politika bencil değildir. Bütün mazlum uluslar için idi. Atatürk'ün Erzurum Kongresi sırasındaki "Anadolu bu savunmasıyla yalnız kendi hayatına ait görevi yerine getirmiyor, belki bütün doğuya yönelik saldırılara set çekiyor..."sözleri bunu belirtmektedir.

Türkiye'nin dış ilişkileri de tam bağımsızlık, karşılıklı haklara saygı,iç işlerine karışmamak ve karıştırmamak, bu esaslar içinde komşularıyla ve bütün dünya ile iyi ilişkiler kurmak esasları ile belirlendi.

T.B.M.M-SOVYET RUSYA İLİŞKİLERİ

Sovyetler Birliği'nin Türkiye'ye ilgisi, T.B.M.M.'nin kurulmasından çok daha önce başlamıştı. Sovyetler gizli anlaşmaları ilan ederek Türkiye konusunda Çarlık Rusya'sının politikasını gütmediklerini belirtmek istemişlerdi. Anadolu'da M. Kemal Paşa önderliğinde başlayan Ulusal Mücadele Sovyetler tarafından iyi karşılanmıştı. Türkiye, emperyalizme karşı Ulusal Bağımsızlık Savaşı verirken, Sovyetler de İtilaf Devletleri'nce desteklenen karşı devrimci güçlerle ve Polonya ile savaşıyordu. Bu bakımdan her iki ülke de aynı düşmana karşı savaştıkları için birbirlerini doğal müttefiki olarak görüyorlardı. Türkiye'nin bağımsızlık savaşının Sovyetler Birliği'nin kendi çıkarları açısından çok büyük önemi vardı. Çünkü Mondros Ateşkesi'nden sonra İngiltere İstanbul'a, Boğazlara, Kafkasya'ya, Afganistan'a egemen olarak Sovyetleri güneyden kuşatmıştı. Ayrıca İngilre Batı Anadolu'yu Yunanistan'a vererek, Ege Denizi'ne egemen güçlü bir Yunanistan ve Doğu Anadolu'da da İngiltere'nin güdümünde bir Ermenistan ve Kürdistan kurmak, böylece Sovyetleri sıkıştırmak istiyordu. Aynca Kafkasya'da İngiltere'nin kurduğu bağımsız devletler (Ermenistan, Gürcistan, Azerbeycan) aracılığı ile Sovyetler Bakü petrollerinden de yoksun bırakılmıştı. İşte Sovyetler Boğazlar ve Anadolu'ya sahip dost veya hiç değilse kendisine düşman olmayan bir Türkiye'nin varlığını kendi çıkarları açısından yararlı görüyordu. Kafkasya'da kurulan baraj ancak Türkiye ile işbirliği yapılarak yıkılabilirdi. Ayrıca Sovyetler Birliği, Türkiye'nin emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı yapmasının, Türkiye'nin Sovyetleşebileceğini, böylece bütün islam dünyasının da kazanılabileceğini düşünerek umutlanıyorlar ve Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nı sevinçle karşılıyorlardı. Bakü de yapılan III. Enternasyonal'in kararları da Sovyetler'in bütün Müslüman uluslar üzerinde etkili olması için Türkiye'yi desteklemesine başka bir nedendi. Sovyetler Birliği, Türkiye'nin emperyalizme karşı bağımsızlık savaşını kazanmasının, bütün sömürgelere örnek olabileceğini ve sömürgelerin de ayaklanması sonucu, buraları sömüren Avrupa ülkelerinin fakirleşerek, kapitalizmin çökeceğini düşünüyorlardı. Görülüyor ki Sovyetler Birliği'nin Turkiye'yi desteklemesi için kendisi açısından büyük çıkarları bulunuyordu.

Türkiye, İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya, A.B.D.) ile savaş durumunda idi. Toprakları İtilaf Devletleri'nin orduları ve Yunan Orduları tarafından işgal edilmişti.Bu bakımdan Türkiye'nin Avrupa'dan yardım alması söz konusu olmadığı gibi, onlarla savaş durumundaydı.

Dışişleri Bakanı Muhtar Bey Meclis'te yaptığı konuşmada, "Ankara Ulusal Hükümeti'nin, gereksinim duyduğu dış dayanağı, batıda bulmasının olanağı yoktur. Hariciye Vekili olmak sıfatı ile resmen ve alenen beyan ediyorum ki, şimdiye kadar batıda bize sağlam bir dayanak olacak ve ümit verecek hiçbir kesin değişiklik vaki değildir. Buna rağmen, Hükümetimiz mutlaka ve mutlaka bu büyük mücadelede kendisine yardımcı olarak büyük bir dış kuvvete dayanmak zorundadır.", sözleriyle Türkiye'nin doğal olarak Sovyetler Birliği ile anlaşması gereğini belirtiyordu. Ancak bir yardım söz konusu ise bunun ilkeleri de açıkça belirtilmeliydi. M. Kemal, Meclis'te Sovyet yardımı sözkonusu olduğunda, dış yardımın ulusal bağımsızlık ilkelerimize aykırı olmaması gerektiğini ortaya koymuştu. Ulusal geleneklerimizden ve bağımsızlığımızdan ödün vermemek koşuluyla dıştan gelen her yardımın kabul edileceğini belirten M. Kemal'in tezi hiç kuşkusuz Sovyetlerin niyetine ters düşüyordu. M. Kemal daha Amasya Genelgesi'nin ilan edildiği tarihte Sovyetlerle iyi ilişkiler kurulmasının önemini görmüş, fakat Sovyetler'in Türkiye'yi Bolşevikleştirmek isteklerini sezdiği için, ulusal bağımsızlık ilkesine ters düşen bu istekleri çok dikkatli bir şekilde engellemişti. Erzurum, Sivas, Kongreleri ve Misak-ı Milli kararları ile Türkiye'nin tezi açıkça belirince Sovyetler bundan hoşlanmadılar.

T.B.M.M.'nin kurulduğu tarihte Türkiye, büyük tehdike içinde idi. Özellikle dış yardım konusu ağırlık kazanmıştı. Yukarda belirttiğimiz gibi M. Kemal dış yardım konusunda ulusal bağımsızlık ilkesinin dışına kesinlikle çıkılmamasını ortaya koydu. Meclis'in açılmasından üç gün sonra 26 Nisan 1920'de M. Kemal, Lenin'e bir mektup yazarak, asker ve siyasi bir ittifak yapılarak batı emperyalizmine karşı, birlikte mücadele edilmesini, ayrıca "Bolşevikler" Gürcistan'a askeri harekat yaparak İngilizleri buradan çıkarmaya çalışırlarsa, Türkiye Hükümeti'nin de emperyalist Ermeni Hükümeti üzerine askeri harekat yapmayı kabul ettiğini, başlangıç olarak 5.000.000 altın ve askeri silah, cephane, malzemenin gönderilmesini istedi. 1920 yılı başında Sovyetler ile yardım antlaşması için "Türkiye Ulusal Kuvvetleri'nin Temsilcisi" olarak gönderilen Halil Paşa'ya Sovyetler Birliği, yardım karşılığında "Bitlis, Van, Muş vilayetlerinin Ermenistan'a verilmesini" şart koşmuşlardı. Bu arada, yazılan mektubun yanıtı beklenmeden Bekir Sami Bey başkanlığında bir heyet 11 Mayıs 1920'de Sovyetler Birliği'ne gitmek üzere hareket etti. Fakat Sovyetlerdeki iç savaS ve ulaşım güçlükleri yüzünden heyet Moskova'ya ancak 19 Temmuz'da varabildi. Bu heyetin 11 Mayıs'ta hareket ettiği gün B.M.M.'nde Lenin'in bir mektubu okundu. Lenin mektubunda Ermeni haklarından söz ediyordu. M. Kemal'in 26 Nisan tarihli mektutuna ise Sovyetler'in Çiçerin imzası ile (tarih 2 Haziran) yanıtl ancak 15 Haziran'da geldi. Çiçerin mektubunda Ermenilerin yerlerine dönmesi ve bundan sonra "Türk Ermanistan'ında, Kürdistan'da, Lazistan'da, Batum'da plebisit (halk oylaması) yapılmasını" istiyor ve yardımı bu şarta bağlıyordu. Garülüyor ki dostluk ilişkileri ve yardım isteği ile başvurulan Sovyetlerin, Türkiye'yi Sovyetleştirmek isteklerinden başka, Ermenilerin geri dönmesini sağlayıp, Doğu Anadolu'yu Ermenistan'a vermek, Türkiye'yi parçalamak ve bunları kolayca yutmak niyetleri vardı. Sovyetler bu görüşlerinde ısrar ettikleri için de Türk-Sovyet ilişkileri gecikti. Türk Heyeti Lenin ve Çiçerin ile Ağustos 1920'de görüştüklerinde Sovyetler isteklerinde ısrar ettiler. 24 Ağustos'ta`bir antlaşma tasarlsı hazırlandıysa da Sovyetlerin Ermeniler konusundaki ısrarları yüzünden etkili olmadı. Türk Heyeti, Türkiye batıda Yunanistan'a ve doğuda Ermenilere toprak vermemek için savaştığı yanıtını vererek bu istekleri red etti. Türkiye Sovyetler ile iyi ilişkiler kurulması için, Haziran ayında başlaması gereken Doğu Cephesi'ndeki Ermeni harekatını da bu yüzden ertelemişti. Fakat Sovyetlerin bu tutumu ve Kızılordu'nun Kafkasya'ya girmesi üzerine Türk Ordusu ileri harekata geçti. 1 Eylü! 1920'de Bakü'da toplanan "Şark Milletleri Kurultayı"nda Zinovyev açış konuşmasında Türkiye'ye değinerek "Başında M. Kemal bulunan hareketin komünist harekatı olmadığını bir dakika bile unutmuyoruz.", "Fakat İngiliz Hükümeti'nin aleyhine yüriyen her devrim mücadelesine yardım etmeye hazır olduklarını." söyledi. M. Kemal Paşa Sovyetler Birliği ile dostluk ilişkilerinin, Türkiye'nin tezi çerçevesinde sağlanması için Ali Fuat Paşa'yı Moskova Elçiliği'ne atadı. 16 Ekim 1920'de Moskova'da bulunan Türk heyetine de Ruslar'ın, Misak-ı Milli'ye aykırı isteklerinin kesinlikle red edilmesini ve emperyalizme karşı birlikte mücadele etme konusunda da Ruslardan şüphelenildiğinn kendilerine bildirilmesi emrini verdi. Türk Ordusu'nun Ermenileri yenip barışa zorlaması Sovyetleri rahatsız etti. Ermenistan'ı Sovyetleştiren Sovyetler Birliği, Ermenilerle Türkiye arasındaki anlaşmayı beğenmediklerini belirtip değiştirilmesini istediler. Türkiye bu istekleri de red etti. Sovyetlerin Kafkasya'yı ve Doğu Anadolu'yu bu şekilde ele geçirmek istedikleri çok açıktı. Bir yandan da, Türkiye'yi oyalamışlardı. Azerbeycan ve Ermenistan'da birer Bolşevik Hükümeti kurmayı başaran Sovyetler, Gürcistan'ı ele geçirmeye çalışıyorlardı. Sovyetler Birliği bu sırada İngiltere ile ticaret antlaşması imzalamak üzere olduklarından Türkiye ile antlaşmayı, İngilizleri kızdırmamak için de geciktiriyorlardı. Fakat İngiltere'nin Sovyetlerden istediği, Türk İstiklal Savaşı'na yardım etmemeleri şartını red ettiler. Yine bu sırada Türkiye'nin Londra Konferansı'na (Şubat 1921) katılması Sovyetler'i, Türkiye'nin İngiltere ile anlaşmak üzere olduğu endişesine düşürdü. Bir yandan bu ilişkiler sürerken, diğer yandan Sovyetler Kafkasya'yı ele geçirmek için ilerliyorlardı. Gürcistan 1921 yılı başında Türkiye ile ilişki kurup, Ankara'ya bir elçi gönderdi. Elçi M. Kemal ile görüşerek, Gürcistan'ın Sovyet tehdidi altında bulunduğunu, Gürcistan'ı Sovyet işgalinden kurtarmak için Türk kuvvetlerinin Gürcistan'ın bazı bölgelerini geçici olarak işgal etmesini istedi. 20 Şubat 1921 tarihinde Sovyet Orduları Gürcistan'ı işgale başladılar. Türkiye de 22 Şubat'ta Gürcistan'a bir nota vererek, Brest-Litowsk Antlaşması gereğince Ardahan ve Artvin'in iadesini istedi. Gürcü Hükümeti bu isteği kabul edince, bu bölgeler Türkiye'ye devredildi. Kazım Karabekir Paşa da Sovyetler Batum'a yaklaşmadan 11 Mart'ta Batum'u kayıtsız şartsız işgal etti. Fakat aynı sırada Gürcü Hükümeti Sovyetlerle bir antlaşma imza ederek (17 Mart), Batum'un Sovyetler tarafından işşalini kabul etmek zorunda kalmışlardı. Bu durumda Batum'da bulunan Türk kuvvetleri ile Kızılordu arasında çatışma tehlikesi belirmişti. Bu tehlikeli durum 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova AntlaŞması ile ortadan kalktı. Batum Gürcistan'a (dolayısıyle Sovyetlere) bırakıldı. Fakat bunun dışında, Sovyetler Birliği M. Kemal Paşa'nın bütün tezini kabul etti. Sovyetler Birliği Sakarya Savaşı sonuna kadar yeterli yardımda bulunmadılar. Bu tarihten sonra başlayan Sovyet yardımı konusunda ayrıca durulacaktır.

T.B.M.M.-FRANSA İLİŞKİLERİ

Türk-Fransız ilişkilerinin tarihi oldukça eskidir. Kanuni Devri'ne kadar uzanır. Napolyon'un 1798'de Mısır'a seler yapması dışında genelde iyi bir gelişme göstermiştir. 19. y.y.da da bütün Avrupa Osmanlı İmparatorluğu'nun içişlerine karışmaya ve hasta adamın mirasına sahip çıkmaya çalışınca, Fransa uzun süre İngiltere'nin yanında yer alıp, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rusya'ya karşı toprak bütünlüğünü korumaya çalıştı. Fakat bu arada Osmanlı İmparatorluğu'na ait birçok Kuzey Afrika toprağını da ele geçirdi. Diğer yandan da Osmanlı Devleti'ne borç vererek, onu ekonomik ve mali denetim altına almada İngiltere ile birlikte hareket etti. Almanya'nın güçlenmesi üzerine İngiltere'ye daha çok yanaşan Fransa, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'ndan büyük parçalar koparmak için gözünü Suriye, Lübnan, Adana, Mersin, İskenderun topraklarına dikti. Birinci Dünya Savaşı içinde de İngiltere ile bu konuda anlaştı. Rusya'nın doyurulması için Boğazlar'ın ve Doğu Anadolu'nun Rusya'ya verilmesine razı oldu. Birinci Dünya Savaşı sonunda Rusya savaş dışı kaldığından İngiltere ile Orta Doğu'yu istedikleri gibi paylaşma fırsatını buldu.

Fransa Birinci Dünya Savaşı'nda bütün gücünü Avrupa'da Almanya'ya karşı kullandı. Bu sebeple İngiltere'nin tek başına Orta Doğu'ya egemen olmaması için Türkiye konusundaki görüşme ve işlemleri geciktirmek istiyordu. Savaş sonunda Fransa'nın en büyük sorunu Almanya barışı idi. Fransa Almanya'nın iyice ezilmesini ve bir daha kendini toplayamayacağı ağır yükümlülükler altına sokulmasını ve Fransa'da yapılan yıkım için Almanya'nın Fransa'ya büyük bir tazminat ödemesini istiyordu. Bu sebeple de Clemancau, Lloyd George'un dümen suyunda bir politika izleyerek, Paris Barış Konferansı'nda, İngiltere'nin Orta Doğu ile ilgili hemen bütün isteklerini onayladı. Kendi çıkarlarına aykırı olmasına rağmen Yunanistan'ın Anadolu'ya çıkmasına ve büyümesine razı oldu. Orta Doğu'da İngiltere'nin en büyük güç olmasına yardımcı oldu. Fakat İngiltere Fransa'nın Almanya konusundaki isteklerine yardımcı olmadı. Almanya'nın bütünüyle çökmesinin, Fransa'nın güçlenmesine yarayacağı ve Avrupa'da üstün duruma gelip, Avrupa dengesini bozacağı için Fransa'ya karşı Almanya'yı korudu. Alman donanması imha edilip, ordusu dağıtılmış ve ekonomisi büyük borç altına sokulmuştu. Bu da İngiltere için yeterliydi. Bu sebepten dolayı Fransız kamuoyu İngiltere'ye karşı`çıkmaya başladı ve Fransa giderek İngiltere'den koptu.

Diğer yandan Türkiye'nin Güney Doğu topraklarını ele geçiren Fransa burada çok sert bir Türk direnişiyle karşılaştı. Ermenileri Türkler'e karşı destekledi ve Ermeni politikasına sahip çıktı. Bu cephedeki Türk direnişinin Fransızlara çok ağır kayıplar verdirtmesi ve Suriye mandasını tehlikeye sokması, Fransız kamuoyunda İngiltere'yi suçlu bulma eğilimini güçlendirdi. Fransız basını kendilerinden önce burayı elinde bulunduran İngiliz Ordusu'nu, Türkleri silahsızlandırmamakla suçluyor ve Türk direnişi konusunda İngiltere'yi suçluyordu. Fransa'da Clemenceau Başbakanlıktan ayrılıp Ocak 1920'de barış yanlısı bir insan olan Briand'ın Başbakan oluşu da Fransız politikası üzerinde etkili oldu. Kilikya, Antep-Urfa, Maraş, direnmeleri üzerine buraları kaybedeceğini anlayan Fransa, Batı Anadolu'da, İngiltere'nin desteğinde kuvvetli bir Yunanistan'ın bulunmasını da kendi çıkarlarina aykırı bulmaya ve Türkiye'nin varlığını sürdürmesinin kendisi için daha yararlı olduğunu görmeye başladı. Çünkü Türkiye'nin dış borçlarının % 60'ı ve Türkiye'deki yatırımların % 50'si Fransa'ya aitti. Ayrıca Türkiye Fransız ekonomisi için önemli bir hammadde kaynağı ve pazar idi. 1921 Şubat-Mart ayında Londra'da Bekir Sami Bey ile imzaladıkları ekonomik anlaşmada Fransa'nın isteklerini gösteriyordu. Bu antlaşma bilindiği gibi M. Kemal tarafından red edildi.

Türk Kurtuluş Savaşı'nın Fransa'yı en çok ilgilendiren yönü, Türkiye'nin Kapütilasyonları kaldıracaklarını söylemeleri ve tam bağımsızlık istekleri idi. Bu sebeple Fransa Türkiye konusunda, 1921 yılından itibaren bir yandan iyi niyetli bir politika izlerken, diger yandan endişe de duyuyordu. Yeni Fransız Hükümeti İskenderun Körfezi'ne büyük önem verdiğinden, oraya sahip olmanın Fransa için şart olduğunu belirtti. Öyle görülüyor ki Fransa İskenderun dışında Türkiye topraklarını boşaltmaya razı olacaktı.

Fransa'nın 1920 yılı ilk baharından itibaren Türkiye konusundaki politikası değişmeye başladı. Türk direnişinin gücü Fransa'yı yıpratmıştı. İngilte,re Almanya konusunda Fransa'ya oyun oynamıştı ve Fransa da doğuda İngiltere'ye Yunanistan'a karşı Türkiye lehine politika izlemekle oyununu oynayabilecekti. Türklerin İngilizlerin dostu Yunanlılara iyi bir ders vermesi isteği Fransız kamuoyunda bu sebeple yaygınlaşıyordu. Türk Orduları'nın Yunan Orduları'n I. ve II. İnönü Savaşları'nda yenmesi de Fransa üzerinde Türkiye lehine büyük etki yaptı. 1921 Haziran ayından itibaren İtalya'nın Güney Batı Anadolu'yu sessiz sedasız boşaltması da Türkler'e silahla isteklerinin kabul ettirilmesinin mümkün olmadığı konusunda Fransa'yı uyardı. Bütün bu gelişmeler sonunda, Mayıs 1921'de başlamış olan Türk-Fransız yakınlaşması, Haziran'da Ankara'da başlayan görüşmelerle gelişti. Fakat Yunan Ordusu'nun Eskişehir-Kütahya saldırısı yüzünden görüşmeler askıya alındı. Sakarya Savaşı'nda Yunan Ordusu'nun bozuluşu Fransa'nın Türkiye'ye yaklaşmasını çabuklaştırdı. Türkiye'nin komünist olmayacağına da kanaat getiren Fransa, Türkiye ile 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara Antlaşmasını imza etti. Böylece Türkiye karşısındaki İngiliz-Fransız bloku parçalanırken, Fransa İngiltere'den de intikam alıyordu. İngiltere bu yakınlaşmayı hiç hoş karşılamayıp, karşı çıktıysa da etkili olamadı.

Ermeni ve Rum propogandaları ve basının uzun bir süre bu propogandaların etkisi altında kalması sebebiyle Fransız kamuoyu başlangıçta Türk Kurtuluş Savaşı'na karşıydı. Fakat Kongreler ve B.M.M.'nin açılması etkisini yavaş yavaş gösterdi. Türk direnişinin ulusal bir savaş olduğu anlaşıldı. Başlangıçta M. Kemal hareketini eşkiya gibi yorumlayan Hükümet, basın ve muhalefet partilerinin "Hükümeti eleştirirken sizin eşkiya dediğiniz bu hareketi Fransız kamuoyu vatanseverlik olarak kabul etmektedir." diye karşı çıkmaya başladı. Milliyetçilik fikirlerinin beşiği olan Fransa'da kamuoyu giderek Türkler lehine döndü. Bunda kuşkusuz İngilİere'nin Fransa'yı kandırmış olmasının da büyük etkisi vardı.

T.B.M.M.-İTALYA İLİŞKİLERİ

19. y.y.ın ikinci yarısında siyasal birliğini kurabilen İtalya, sömürgecilik hareketlerine ancak 20. y.y.ın başlarında başlayabildi. İtalya uzak kıtalarda ve okyanuslarda sömürgecilik yarışına girebilecek kuvvette değildi. Bu sebeple yakın alanlara göz dikti. En elverişli topraklar ise Kuzey Afrika, yani Osmanlı İmparatorlugu toprakları idi. Fakat Cezayir ve Tunus'u Fransa, Mısır'ı da İngiltere ele geçirmişti. Bu sebeple İtalya'ya yalnızca Trablusgarp (Libya) kalmıştı. Üçlü İttifaka katılmış bulunan İtalya, diğer yandan Fransa ile gizli bir anlaşma yapmıştı. İngilere ve Almanya'nın arasındaki rekabetten yararlanan İtalya 1912'de Trablusgarb'a saldırdı ve ele geçirdi. İtalya daima ikili bir politika izliyor, rekabetlerden yararlanarak, kim kendisine daha fazla pay verirse onun yanında yer alıyordu. Birinci Dünya Savaşı'na da bu politika ile katıldı. Buna karşılık kendisine gizli anlaşmalarla İzmir, Antalya arasındaki bütün Güney Batı Anadolu vaad edildi.

Birinci Dünya Savaşı'na bu vaadlerle katılan İtalya Paris Barış Konferansı'nda İngiltere, Fransa ve A.B.D.'ni karşısında buldu. Müttefikleri, İzmir'i kendisine vermeyip, Yunanistan'a veriyorlardı. Venizelos'un Paris Barış Konferansı'na sunduğu, Batı Anadolu ile ilgili nüfus ve tarihi iddiaları ise İtalyan delegesi çürüttü. Oysa hem İzmir'in elden gidişi hem de Batı Anadolu'yu ele geçirecek bir Yunanistan'ın büyümesi ve kuvvetlenmesi İtalyan çıkarlarına aykırı idi. Paris'teki görüşmelerde Müttefikleri ile çatışan İtalya, görüşmeleri terk etti ve 1919 Mayıs'ının başında, Kuşadası-Antalya arasına asker çıkararak işgal etti. Müttefikleri ise Yunan Ordusu'nu İzmir'e çıkarttılar. İtalya'nın bu yüzden müttefikleriyle arası iyice açıldı.

Güney Batı Anadolu'yu işgal eden İtalyanlar, yumuşak bir işgal politikası izlediler. Bu politikayı şöyle özetleyebiliriz:

* Türkler'e, Yunan ve İngiliz düşmanlığı telkin etmek ve İtalya'nın Türkler'e dost olduğuna güven uyandırmak
* Köylülere iyi davranmak
* Alışveriş yaparken fazla para vermek
* Dispanserler açıp, hastalara parasız bakmak ve ilaç vermek (özellikle, verem, sıtma uyuz gibi hastalıklarla mücadele edildi)
* Çocuklara şefkat gösterip, hediye vermek
* Yunan işgalinden kaçan göçmenlere yardım etmek
* Posta teşkilatı kurmak
* Okul açmak
* Türk kuvvetlerine yardımcı olmak
* Bozuk yolları onarmak vs.

İtalyanlar bunların hepsini tamamen yerine getirmemekle beraber Türkiye'ye karşı başından beri yardımcı oldular. İzmir'in işgalini, 20 gün önce haber verdiler. M. Kemal İstanbul'da iken İtalyan Yüksek Komiseri ile iyi ilişki kurmuş ve onun yardımı ile İngiliz baskısından kurtulmuştu. İtalyan temsilcileri, İzmir'in işgalini takiben Anadolu'da başlayan Ulusal Mücadele'nin M. Kemal Paşa gibi bir lider tarafından yürütülmesini sevinçle karşıladılar. Birçok önemli bilgiyi Anadolu'ya gönderdiler. Kendi işgalleri altında bulunan yerlerde T.B.M.M.'nin otoritesinin kurulmasına, buralara İstiklal Mahkemeleri'nin girip asker kaçaklarını ve suçluları yakalatmasına karışmadılar. Antalya Limanı'ndan her zaman yararlanılmasına izin verdiler. T.B.M.M. temsilcilerinin Londra Konferansı'na çağrılmasına ve onların Londra'ya götürülmesine yardımcı oldular. Özellikle Kont Sforza gibi ileri görüşlü birisinin Haziran 1920'de İtalyan Dışişleri Bakanı olması da Türkiye için çok yararlı oldu. Onun Bakan oluşu Llyd George'u endişelendirmişti. "Uluslar artık uyanmaktadır. Tahmin ediyorum ki, yirmi sene sonra Afrikalılar hepimizi kapı dışarı edecektir." diyen Kont Sforza 10 Ocak 1921'de Roma'da görüştüğü Yunanistan Başbakanı'na "Yunanistan'ın iddialarından büyük ölçüde vazgeçmesi gerekir. Çünkü, büyük devletlerden hiçbirisi Türkiye'ye barrışı kabul ettirecek bir iktidarda olmadıklarını." belirterek büyük bir gerçeği söyledi.

Kuşkusuz, İtalya'yı Türkiye yanlısı bir tutum izlemeye iten Türk sevgisi değildi. İtalya Paris'te, müttefiklerinin ihanetine uğramıştı, İngiltere'den intikam almak istiyordu. Türklerin Yunanlıları yenmesi ile hem Yunanistan zayıflayacak, hem de İtalya İngiltere'den intikamını almış olacaktı. Ayrıca Türk Ulusu'na iyi davranarak, İtalya'nın ekonomik çıkarlarını sürdürmeyi düşünüyordu. İtalya Türkiye'ye (Milliyetçilere) silahla isteklerini kabul ettirilemiyeceğini gören ilk ülke idi.

Diğer yandan İtalya'nın iç durumu da çok kötü idi. Savaş, ekonomiyi ve sosyal yapıyı sarsmıştı. A.B.D. Avrupa'dan gelen göçleri sınırladığı için İtalyanların göç yolları da tıkanmıştı. İtalya artan nüfusunu besliyemiyordu. İşsizlik ekonomik boyutları aşmış, sosyal patlamalara yol açmıştı. İşçi hareketleri, grevler yaygınlaşınca 1919'dan itibaren Faşist hareketler de güçlendiler. 1919-1921 yılları arasında İtalya'nın iç durumu karışıktı. Faşist hareket bundan yararlanarak her geçen gün kuvvetlendi. İtalya adeta bir iç savaş yaşıyordu. Bu sebeple Anadolu'da yeterli bir askeri kuvvet bulundurabilecek durumda değildi.

İşte bu sebeplerden dolayı İtalya 1921 Haziranı'nda Anadolu'yu sessiz sedazsız terk etti. Türkiye'den ekonomik ayrıcalıklar istedilerse de M. Kemal bu istekleri red etti.

T.B.M.M.-A.B.D. İLİŞKİLERİ

19.y.y.da ekonomik bakımdan ilerlemeye başlayan A.B.D.nin Türkiye ile ilişkisi 1819'dan itibaren Türkiye'ye gönderdiği misyonerler ile başladı. Protestanlık propogandası yapmak için başlayan bu ilişki ile 1830'da ticari ilişkilere dönüştü. 1834'de Türkiye'nin başta İzmir olmak üzere, Bursa, Trabzon'da şubelerini açan misyoner okulları kısa zamanda yayıldılar. 1866'da Robert Kolej, 1890'da Amerikan Kız Koleji açıldı. Bunu Anadolu'nun birçok şehrinde kolejler izledi. Bu misyoner okulları, Ermeni konusunda da Türkiye aleyhine büyük faaliyetlerde bulundular. Amerika'da Ermeniler lehine Kilise tarafından desteklenen kampanyalar büyük ilgi gördü. Birinci Dünya Savaşı içinde Türkiye'deki faaliyetler durdu, fakat Mondros Ateşkesin'den sonra tekrar canlandı. Ermenilere ve Rumlara destek oldukları için Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Amerikan Kolejlerine (örneğin Merzifon Amerikan Koleji Pontus merkezi idi) casus gözüyle bakıldı.

Amerika'nın Türkiye ile olan ilişkileri daha çok kültürel idi. 1917 yılında Birinci Dünya Savaşı'na giren A.B.D. Türkiye'ye savaş ilan etmeyip, yalnızca ilişkilerini kesti. Amerika'nın Türkiye ile siyasi konularda ilgilenmesi Wilson İlkeleri ile başladı. Wilson İlkeleri'nde Türkiye'ye ayrı bir yer verilmişti. Türklerin çoğunlukta bulunduğu yerlerde bir Türk Devleti kurulacağı belirtilmişti. Boğazların ise bütün ticaret gemilerine açık olması kabul edilecekti. Böylece Türkiye ve Boğazlar konusu birlikte ortaya çıkıyordu.

Fakat Başkan Wilson, Paris Barış Konferansı'nda ilkelerini unuttu ve Türkiye'nin yağmalanmasına yardımcı oldu. Orta Doğu'da Amerika için ekonomik bir kapı bırakılması karşılığında İngiltere'nin ve Fransa'nın peşinden gitti. "Cemiyet-i Akvam" (Milletler Cemiyeti) çalışmalarına da kapılan Wilson Avrupa diplomasisi karşısında çabuk yenildi. A.B.D. Dışişleri ise Trakya ve Sakarya'ya kadar Boğazları içine alan bir bölgede, uluslararası statüde bir devlet ve Doğu Anadolu'da, büyük bir devletin himayesinde bir Ermeni Devleti ve iç Anadolu'da bir Türk Devleti kurulmasını istiyordu. A.B.D. adına Amerikan'ın Yakın Doğu Yüksek Temsilcisi Charles R. Crane'nin de katıldığı King-Crane Komisyonu ise Boğazlar bölgesi, Ermenistan dahil bütün Turkiye'nin Amerikan Mandası altına alınmasını istedi. Amiral Bristol ise Ege bölgesinde yaptığı incelemede, burada çıkan bütün olayların sorumlusu olarak Yunanistan'ı görmüştü ve bunu raporla bildirmişti. Türkiye konusunda en ayrıntılı araştırmayı ise General Harbord yaptı. Ermeni ve Türkiye mandalarının çok pahalı olacağını, yüzbinlerce asker beslemek zorunda kalınacağını, bu kadar çok askerin masrafının Amerika ekonomisine çok pahalı geleceğini, yerli kaynakların ise bunu karşılayamayacağını belirlti. A.B.D.'nin Türkiye mandası ile ilgilenmesi Türkiye'deki Amerika yanlılarını umutlandırdı ve M. Kemal'e baskı yaparak, Amerikan mandasının (Bunu büyük bir lütuf ve tarihi fırsat sayıyorlardı) bir an önce kabul edilmesini istediler. Sivas Kongresi'nde konu gündeme getirildi ve A.B.D.'ne mektup yazıldı. Sivas'ta Harbord ile görüşen M. Kemal, Türkiye'nin tam bağımsızlık esasına dayanan ulusal politikasını ve bu konudaki inancını açıkladı. Amerikan Kongresi de bu sırada "Monreo Doktrini"ne dönerek Avrupa işlerinden çekildi. Amerika tekrar yalnızlık politikasına döndü.

Gerek Amerika'nın Orta Doğu ilişkilerine karıştığı tarihlerde, gerekse kendi kıtasına çekildikten sonra da Amerikan basını Türkiye konusunda önemle eğildi. Manda konusuna ayrıntılı yer veren basın, 1920 yılında, milliyetçilerin Anadolu'da bütün Türk Ulusu'nu temsil eden tek güç olduğunu, milliyetçilerin, islamiyete başvurmayı en son çare olarak düşündüklerini yazıyordu. Türkiye ile ticari ilişkilere de önemli yer veriliyordu. Fakat Avrupa'nın etkisinde kalan basın, Yunanlıların kazanacağını zannediyor, Yunan saldırılarına büyük yer ayrılarak, 1920 yılındaki Yunan başarılarına çok önem veriliyordu. Türkiye'nin düzenli ordu kurma ve I. İnönü Savaşı'nın kazanılmasından sonra Sovyetlerle Moskova Antlaşması'nın imzalanması, Ermenilerin etkisiyle Türkiye'nin Bolşevikleştiği ve Ermenistan'ın Komünistlerle Müslüman Türkler arasında paylaşıldığı şeklinde propogandalara yol açtı

T.B.M.M.-İNGİLTERE İLİŞKİLERİ

Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. y.y.'da yok hızlı bir çöküntü içinde olduğu sırada, İngiltere, onun toprak bütünlüğünü korumak için çalıştı. Birçok olaya doğrudan karışarak, özellikle,Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkıp, mirasını ele geçirmesine karşı çıktı. Doğu Akdeniz ve İngiliz sömürge yollarının güvenliği için bu politikayı izleyen İngiltere, diğer yandan 1838 Ticaret Anlaşması, Tazminat ve Islahat Fermanları'nın hazırlanışlarındaki rolü ile giderek Osmanlı Devleti'ni mali, ekonomik ve siyasi etkisi altına aldı. Rusya'nın ortaya attığı "Avrupa'nın Hasta Adamı"nın mirasını paylaşma önerilerini de red etti. Fakat 1878'den sonra İngiliz politikası degişti. Hasta Adam'ın ölmek üzere olduğunu görerek, büyük hisseler koparmaya başladı. 1878'de Kıbrıs'ı ve 1882'de Mısır'ı ele geçirdi. Ermeniler konusunda Osmanlı Devleti'ne baskı yapmaya başladı. Osmanlı Devleti bu durum karşısında Almanya'ya yanaştı. Osmanlı-Alman yakınlaşması ve Almanya'nın 20.y.y. başında Orta Doğu'yu ele geçirme stratejisi İngiliz-Alman rekabetini kuvvetlendirdikçe İngiliz-Rus-Fransız yakınlaşmasına yol açtı. Bu ayrılmada Osmanlı İmparatorlugu'nun Almanya yanında yer alması, daha önce Birinci Dünya Savaşı'nda ayrıntlı olarak belirttiğimiz gibi, İngiltere'nin işine geldi. Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki tarihi ihtiraslarını tahrik edip, Almanya'ya karşı Rusya'yı kullandı. Birinci Dünya Savaşı içinde, Fransa, Rusya, İtalya ile yaptığı gizli antlaşmalarla Osmanlı İmparatorluğunu paylaştı. Yunanistan'a da büyük lokmalar vaad etti.

Rusya'nın mağlup olarak savaştan çekilmesinden sonra Rusya'ya vaad edilmiş olan Boğazlar ve Dogu Anadolu'nun durumu İngiltere'nin istediği biçimde değerlendirilebilecekti. Fransa'yı hemen her istediğine razı ederek, Doğu Sorunu'nu tek başına çözmek şansına sahip olan İngiltere, 30 Ekim 1918'de Osmanlı Devleti ile müttefikleri adına tek başına ateşkes imzaladı. Bütün isteklerini dikte ettirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nu bir sömürge gibi parçalamaya başladı. Doğu'da bir Ermenistan ve İngiltere güdümünde bir Kürdistan ve gerekirse bir Pontus Devleti kurmak, batıda da Trakya ve Batı Anadolu'yu Yunanistan'a katarak Yunanistan'ı güçlendirmek ve Orta Doğu'da böylece egemenliğini sürdurme politikası izledi. Lloyd George bir Türk düşmanı olduğu kadar bir Yunan hayranı idi. Venizelos'u Perikles devrinden beri Yunanistan'ın yetiştirdiği en büyük devlet adamı olarak görüyordu. Bu sebeple Paris Barış Konferansı'nda Fransa ve A.B.D.'yi razı ederek Yunan Ordusu'nun İzmir'e asker çıkartmasını sağladı. Bundan sonra Yunanistan'ı l921 yılı sonuna değin ekonomik ve askeri yönden destekledi. Kabinede bazı bakanların (Churchill) ve Genelkurmay'ın Yunan Ordusu'nun Anadolu'ya çıkmasının Türk milliyetçiliğini tahrik ve silahlı direnişe yol açacağını bildirmelerine rağmen, Lloyd George politikasını bırakmadı. Yunanlılar Anadolu'ya çıkana kadar İngiliz
subayları Anadolu'da isteklerini yaptırabiliyorlardı. Fakat İzmir'in işgalinden sonra İngilizlerle bazı yerlerde çatışmalar ve daha sonra İngilizler'in tutuklanmaları başladı.

M. Kemal'in başlattığı Ulusal Mücadeleyi boğmak için her yola başvuran İngiltere, İstanbul Hükümeti ve Padişah üzerinde mutlak bir denetim kurarak, Anadolu'da her türlü kışkırtıcılığı hazırladı. İngiliz entrikaları, Sivas Kongresi'ni, Ali Galip'e dağıttırmak, Amasya Görüşmeleri sırasında Sivas'da ayaklanma çıkartmak biçiminde çalıştı. Başarılı olamayınca Meclis-i Mebusan'ın toplanmasını kabul edip, Kuva-yı Milliye'yi ve Heyet-i Temsiliyeyi pasif duruma sokmak isteyen İngiltere, Misak-ı Milli'nin ilanı üzerine Meclis'i basıp, milliyetçi milletvekillerini tutukladı ve 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal etti. Oysa Amiral Robeck buna gerek olmadığını bildirdi. Amiral Robeck, daha Sivas Kongresi sırasında, Türkiye'de Cumhuriyet'e doğru bir gidiş olduğunu, yeni bir devlet kurulduğunu Londra'ya bildirmiş, Amiral Webb, müttefikler yeterince kuvvetle Türkiye'ye saldırmadıkça milliyetçilere istenilen şartların kabul eltirilemiyeceğini belirtmişti. Lloyd George bütün uyarılara ve Misak-ı Milli sınırları içinde kurulacak bir Türkiye'nin İngiltere için daha yararlı olacağının bildirilmesine rağmen Türkiye politikasını değiştirmedi. Lloyd George, Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'nda İngiltere'yi çok yıprattığını, eşit koşullarda yendiğini, Türkler'i ancak çok üstün kuvvetlerle yenmeyi başarabileceklerini hatırlatıp, Türk başarısının başta bütün Müslüman halklar olmak üzere İngiliz sömürgelerinde kötu etki yapacağını ileri sürüyor ve Türkiye'nin mutlaka yenilmesini ve Halife'nin İngiliz denetiminde olmasını istiyordu. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nda İngiltere de çok yıprandığı için, Türkiye'de İngiliz askerini Türklerle savaştırmaya cesaret edemiyordu. Kamuoyunun tepkisinden korktuğu için, Türkiye'ye Yunanistan'ı saldırtarak, ateşi maşa ile tutmaya çalışıyordu. Sakarya Savaşı sonuna kadar Yunanistan'ı destekleyen Lloyd George, Yunan bozgunundan sonra, gerek İngiliz Genelkurmayı'nın, gerekse kendi kamuoyunun baskısı ve Yunanistan'ı desteklemenin İngiliz ekonomisine verdiği zarar yüzünden Yunanistan'ı kaderine terk etti.

T.B.M.M.-YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ

Türk-Yunan ilişkilerini ve Yunanistan'ı Anadolu'da bir maceraya iten sebepleri anlayahilmek için Yunanistan'ın geçmişine bakmak gerekir.

Fatih Sultan Mehmet zamanında Bizans'ın yıkılışı ve Mora'nın fethi ile bu bölgeler Türk yönetimine geçti. Fatih, Rumları Fener Patrikhanesi'ne tanıdığı haklarla cemaat işlerinde serbest bıraktı. Ticaretle uğraşan Rumlar Osmanlı İmparatorluğu'nun kuvvetli olduğu dönemlerde rahat bir hayat sürdüler. Fakat 18. y.y. Osmanlı İmparatorluğu'nun hızlı bir çöküntüye girmesiyle düzeni ve adil yönetimi de bozuldu. İmparatorluğun her yanında olduğu gibi Mora'da da olaylar patlak verdi. Balkan topraklarının devamlı savaş alanı olması ve devletin giderleri için yeni vergiler çıkarması (bu vergiler Müslümanlardan da alınıyordu). Balkan halkını sıkıntıya soktu. II. Katerina'nın "Grek Projesi" (Yunanistan'ı yeniden kurmak) ve hemen arkasından patlayan 1789 Fransız Devrimi'nin ortaya koyduğu ulusal bağımsızlık fikirleri de Osmanlı İmparatorluğu'nun özellikle Balkanlar'da yaşayan hristiyan azınlıklarını etkiledi. Bir yandan Ruslar diğer yandan Napolyon Yunan milliyetçiliğini kışkırttılar. 1806'da Sırp İsyanı'nın çıkması ve Sırbistan'a özerklik verilmesi de Rumları umutlandırdı. 1814 yılında "Etniki Eterya" adında bir dernek kuruldu. Zengin Yunanlıların Odesa'da kurdukları bu dernek Yunan Devleti kurmak için çalışmaya başladı. Yunanlıların korkulu rüyası Tepedelenli Ali Paşa'nın Osmanlı Devleti'ne isyanı ve ortadan kaldırılması da Yunanlılar'a rahat nefes aldırdı. Rus Çarı'nın desteğini alan Fenerli bir Rum olan Aleksandr İpsilanti 1821'de Eflak-Boğdan'da ayaklanma çıkardı. Ayaklanma çabuk bastırıldı. Fakat bu sırada Mora'da ayaklanma çıktı. Yunan nüfusu Mora'da çOk olduğu için ayaklanma çabuk yayıldı ve büyüdü Osmanlı Devleti ayaklanmayı bastıramayınca Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'dan yardım istedi. Mehmet Ali'nin oğlu İbrahim Paşa bir donanma ile Mora'ya gelerek 1825'de ayaklanmayı bastırdı. Yunanlıların ayaklanıp, Türkleri öldürmelerine hiç ses çıkarmayan Avrupa, Osmanlı Devleti'nin resmi kuvvetleri ayaklanmayı bastırınca "insanlık" adına bağırmaya başladılar· Avusturya (Katolik), Rusya (Ortodosks) Prusya (Protestan) arasında imzalanan "Kutsal İttifak" a rağmen Rusya Yunanlılar'ı destekledi. ingiltere ve Rusya Nisan 1927'de Yunanistan'a özerklik verilmesi için, 6 Temmuz 1827'de de İngiltere, Fransa, Rusya, Yunan sorununu çözmek için anlaştılar. 20 Ekim'de üç devletin donanması Osmanlı-Mısır donanmasını Navarin'de batırdılar. Ruslar 1828'de Osmanlı İmparatorluğu ile savaşa girdi ve 1829 yılında Osmanlı İmparatorluğu yenilerek Edirne Antlaşması ile bağımsız Yunanistan Krallığı'nın kuruluşunu kabul etti. Görülüyor ki Yunanistan bağımsızlığını, Hristiyan Avrupa'nın, Müslüman Türklerin yönetiminde yaşayan ve eski Yunan'ın devamı saydıkları Hristiyan Yunanlıları kurtarmak için olaya "Haçlı" düşüncesi ile karışmasıyla kazandı.

Yunanistan bundan sonra sistemli bir biçimde Osmanlı İmparatorluğu aleyhine genişlme pollikası izledi. Türklere karşı kurulan her birlikten yararlandı. 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında Rusya yanında yer almak istedi ise de İngiltere ve Fransa'nın tehdidi ile tarafsız
kaldı. 1865'de Yedi Adayı ele geçirdi. 1865 'den sonra Girit ve diğer Ege Adaları'nı ele geçirmek için çalıştı. 1897 yılında Osmanlı İmparatorluğu ile tek başına savaşmak hatasını yaptı ve ağır bir yenilgi aldı. Fakat bu durumda kendisini (Avrupa'nın şımarık çocuğu) yine Avrupa devletleri kurtardılar. Girit'e özerklik verdirdiler. Balkan birliğine girerek 1912'de Osmanlı Devleti'ne karşı Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ ile birlikte saldırdı. Balkan Savaşı'nda en büyük kazancı Yunanistan elde etti. Girit başta olmak üzere hemen bütün Ege Adaları'nı (Oniki Ada ve İmroz, Bozcaada hariç) ele geçirdi Makedonya'nın büyük bölümü Meriç'e kadar Yunanistan'ın oldu.

Toprakları iki misli büyüyerek 125.000 km2 oldu. Bundan sonra Kıbrıs, Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul'u ele geçirip "Büyük Yunanistan"ı gerçekleştirmek için daha da aktif bir duruma geldi. Birinci Dünya Savaşı çıktığında Yunanistan için büyük umut doğdu. Yunan davasını başından beri savunmuş olan Rusya, İngiltere ve Fransa ile anlaşarak, Batı Anadolu (İzmir dahil) toprakları karşılığında savaşa girdi. Lloyd George Yunanistan'a "Türkler çökmekte olan bir ırka mensuplar, Yunanlılar ise dostumuzdur..." sözleriyle gereken cesareti de verdi; Yunanistan küçük Asya topraklarından 125.000 km2 toprak elde ederek iki kat büyümeyi düşünüyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisi Yunanistan'a istediği fırsatı verdi. Paris Barış Konferansı'nda İngiltere'nin desteği ile Batı Anadolu'yu ele geçirme iznini alan Venizelos 15 Mayıs 1919'da Yunan Ordusu'nu İzmir'e çıkarttı. İstanbul'da Mavri Mira Derneği ve Pontus Derneği, Yunan davası için çalışıyorlardı.

Türk-Yunan ilişkileri Kurtuluş Savaşı boyunca Türk-Yunan Savaşı oldu. Yunanlılar Türkler'in bir daha kendilerini toplayamayacaklarını, tarihten silindiklerini zannettiler. Birinci Dünya Savaşı'nda dünyanın en büyük devletlerine karşı (İngiltere, Rusya, Fransa) dört yıl savaşan ve milyonlarca insan yitiren, bitkin, perişan Turk Ulusu'nu en zayıf anında yakalayarak, Türkiye'ye saldırdı. Bu saldırının Yunan felaketi olacağı uyarılarını bile dikkate almadı. Türkiye'nin daima karşısında olma politikası ile daima kazançlı, çıktığı için yine İngiltere'nin himayesinde başarılı olacağına inandı.

*Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, 1986, ss. 294-309