Dijital İcat Oldu Mektup Bozuldu / Mustafa MENCÜTEKİN

 

Bu yazı bugünle baş edemediği için, eskiye övgü destanları dizip yeni ne varsa hepsine bir kıymetsizlik ve ucuzluk yaftası giydirerek zamanla ve mekânla bitevi sürdürülmesi gereken ittifak ve ittihad içinde olma hususunda kendi başarısızlığını ve yetersizliğini örtbas etmeye çalışan yazılardan biri olma hatasına düşmeme gayretindedir. Bu açıdan, hem düne ait kaybolan veya kaybolmaya yüz tutmuş bazı değerleri bugünü daha anlamlı ve güzel kılma çabası içerisinde mümkünse aynen ihya etmeye veya en azından bugünün çevre ve şartlarında benzer değerler üretebilme çabasına bir davet niteliğindedir.

Dünün kalbin aynası addedilen bir üslupla elle yazılan, kimi zaman heyecanların kağıttan taştığı, kimi zaman yapılan dilbilgisi ve imla hatalarıyla hissiyatın aklın önüne geçtiği duygusuna kapıldığınız, kimi zaman inci mercan gibi özenli bir yazıyla karşı karşıya kalınca ayağa kalkıp ceketinizin önünü iliklediğiniz aklı başında bir hitapla yüz yüze kaldığınızı fark ettiğiniz mektuptan söz etmeyi deneyecektir. Hani bir zarfa konulan, renginin seçimiyle, ebadıyla, sade veya gösterişliliğiyle, uzun yol gelmiş de yıpranmış mı yoksa elden ele çok dolaşmış da ondan mı sararmış ya da bir kere gelmiş gitmiş adreste bulunamamış sonra yeniden bir daha gönderilmiş de ondan mı her tarafı okunması güç kargacık burgacık yazılarla dolu, yoksa postahaneye gelmiş de adres çok iyi okunamadığından, onu okumayı sökebilecek derecede tecrübeli bir postacı onu ele alıncaya kadar bir rafta beklemiş de ondan mı biraz yaşlıca duruyor bilemediğiniz mektuptan... Üzerine bir pul yapıştırılan, bir insan tarafından taşınıp, tasnif edilip alıcısına ulaştırılan, yolu gözlenen, koklanabilen, öpülebilen, birlikte yatılabilen, yastığın yüzüyle astarı arasında saklanabilen, koyunda yüreğin üstüne gelecek şekilde yerleştirilip hiç ayrılmadan taşınabilen, üzerine kimi zaman bir damla kan, kimi zaman damlalarca göz yaşı akıtılabilen, zarfının içine birkaç tel saç, bir kuru gül yahut bir askere veya talebeye ulaşması ümit edilen üç beş kuruş harçlık; hatta hatıra resim konabilen mektup. Bazı özel hallerde çeşitli parfümlerle kokulandırılabilen, kağıdının, kaleminin, mürekkebinin, hatta katlama tarzının dahi hususi bir lisana dönüşebildiği, bildiğimiz, eski klâsik mektupla, modern/post modern veya popüler / görsel olarak adlandırılan kültürün ürünleri sayılan ve hayatımızda çok yaygın derecede kullanılan iletişim araçları hâline gelmiş e-posta, sms (cep telefonuyla mesajlaşma), mms, gibi "yeni tarz mektuplar" karşı karşıya getirilip değerlendirilecektir.

Mektup ki, kâtibiyle kitabetiyle bir mekteptir.
Mektup doğduğu kültürü (yazı yazılan bir kültüre ait olduğunu), nereden geldiğini, bir insanın önce kalbinin, zihninin yahut ruhunun -görünmezinin- ürünü olarak dimağda belirdiğini, daha sonra bir insan eline, oradan bir kaleme, oradan da bir kağıda aktığını bir çırpıda ifade etmektedir. Yine aynı meyanda mektubu kaleme alan / alacak kişinin bir kere her şeyden önce cehaleti aşmış, etrafında kağıt kalem gibi üst kültür ürünlerini bulundurabilen ve bu ürünleri kendisini oluşturan fertlerine sunabilecek zenginlik ve refah seviyesine ulaşmış bir topluluğun varlığını akla getirmektedir.

Mektubun kimliği itibariyle bir şey-nesne olması açısından zaman ve mekanla olan hususi irtibatı incelendiğinde, yazıldığı zaman dilimiyle okunduğu / okunacağı zaman arasında ihmal edilemeyecek derecede bir aralık ve farklılaşmanın söz konusu olduğu görülür. Evet, mektup yazılır ve alıcıya/okuyucuya yollanır. Alıcı büyük ihtimalle uzaktadır, ıraktadır, belki erişilmesi hayli güç, belki de gidilmesi çok zaman veya imkân isteyen bir mekandadır. İnsanımızın asırlardır yaşadığı coğrafyanın genişliği düşünüldüğünde mektubun dolaştığı haritanın ne erişilmez, ulaşılmaz noktaların birleşmesiyle oluştuğu ortaya çıkar. İşte mektubun yazılması ve okunması arasındaki bu zaman ve mekân aralığıdır ki, kâinatın mayasındaki ciddi bir kanunu işaret etmesiyle mektuba çok yakışan bir fıtrîlik kazandırmaktadır: tedricilik prensibi. Evet, mektup yazılır, zarfa konur, ağzı kapatılır, postaya verilir veya daha eskilerde güvercinin ayağına bağlanır yahut ulağa teslim edilir. İşte tam da bu noktada kainatta cari tedricilik prensibi devreye girer ve hem gönderen hem de alıcı beklemeye koyulurlar. Gönderen alıcının mektubu alınca neler düşüneceğini hayal etmekten tutun da "acaba şunu da yazsa mıydım; yoksa şundan hiç bahsetmese miydim mi ki" tarzı bir düşünce tufanıyla hem dem olurken, gelin görün ki alıcı da (muhtemelen bu mektubun yolunu gözlüyordur) mektupta nelerden bahsedildiğini -biraz da kendi ruh ve fikir dünyasından şeylerle mayalayarak- merak eder durur: sevinçle karışık, heyecanlı, tatlı, insana bir buutla buluşur gibi bir duygu veren, saf, beşeri bir merakla Ve burada hem gönderen hem de alıcı mektubun aracılığıyla metafizik bir alemi paylaşmış olurlar.

Postacının -ki kendisi de gönderen ve alıcı gibi bir insandır- gönderen ve alıcı arasına girerek aracılık etmesi mektubun başlattığı bu büyülü metafizik süreci bozuma uğratmaz. Zira postacı alıcıyla hissi, fikrî, ruhî bir bağ kurma kabiliyetine sahiptir. Kimi zaman alıcının sevincini kimi zaman derdini, tasasını, endişesini paylaşır. Zira düzenli gönderilen mektuplar postacıyla alıcı arasında düzenli olarak görüştükleri için çok özel bir sosyal paylaşım alanı oluşturur ki bu mektubun doğurduğu bambaşka bir beşerî ilişki buududur.

Dijital İcat Olunca

Günümüzde telefonun yaygınlaşmasıyla başlayan bir "haberleşmede mektubu terk ederek teknolojinin getirdiği yeni iletişim araçlarını onun yerine ikame etme" süreci yaşanmaktadır. İstatistikî rakamları burada vermeye gerek olmayacak kadar açıktır ki mektup resmen terk edilmiş ve onun yerine uydu yayıncılığının iyice gelişmesiyle yaygınlaşan cep telefonu ve internet teknolojisine bağlı olan iletişim araçları hemen herkesçe kullanılır hâle gelmiştir. Bu ifade bir hayıflanma cümlesi olmaktan çok hali hazırdaki durumun tespitini göz önüne sermektedir. İnsanlar artık mektup yazmak yerine birbirlerine internet ve uydu aracılığıyla e-posta veya cep kısa mesaj aracılığıyla uzun-kısa mektuplar göndermektedirler. Popüler ifadesiyle dijital, ortam sayesinde sevdiklerimizin bize "bir tık kadar yakın"laştığı iddia edilmektedir. Meselenin en önemli noktası da aslında bu ifadenin altında yatmaktadır. Dijital ortam, bizi gerçekten bize mektubun kapatmaya çalıştığı mesafeden daha yakın bir yere taşımış mıdır? Yani mekân açısından teknolojik haberleşme imkânları gerçekten gönderenle alıcıyı mektubun getirdiği yakınlıktan daha yakına getirebilmiş midir? Zaman boyutuyla ele aldığımızda dijital araçlar gönderen ve alıcının zaman algısına hangi açılardan tesir etmektedirler sorgulaması sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için şart hâle gelmektedir. Dikkat çekici ikinci nokta ise hızı artırılmış haberleşmede haberin kendisinin gönderen ve alıcının maruz kaldığı kalite kayıplarıdır.

Bir kere dijital araçlar gönderenle alıcı arasındaki mesafeyi gerçek mânada kapatamamaktadırlar. Mektupta yaşanan hasret ve ayrılık yine tüm ağırlığıyla yaşanmaktadır. Hem gönderen hem de alıcı her iki hâlde de bulundukları koordinatlardan ayrılmamaktadırlar; demek ki bahsi geçen yakınlaşma tamamen izafi ve psikolojiktir ki bu dijital araçlara mektuba karşı bir üstünlük sağlamaz. Zaman buduna gelince, dijital araçlar mektuba kıyasla çok yüksek hızda gerçekleşen bir iletişim imkânı sağlamaktadırlar. Mektubun bir yerden bir yere ulaşması bugün bile en azından saatler alırken, dijital araçlarla haberleşme saniyeler içinde olup bitmektedir. Bu hız gerçekte sabırsızlığıyla öne çıkan modern insanın kâinattaki tedricilik prensibi ile taban tabana zıt hız anlayışının haberleşmeye yansıyan şeklinden başka bir şey değildir. Sürekli hızlı üretmeye ve tüketmeye şartlandırılan çağımız insanı haberleşmenin bizatihi kendi içinde yer alan tedricilik vasfından mahrum bırakılarak, sahte bir "hızlı yaşama" tarzıyla hipnotize edilmektedir. Mektubun tedricilik prensibi ile paralel olarak sunduğu zaman anlayışı sayesinde fıtratında bulunan diğer beşeri yönleri haberleşme esnasında yaşama imkânı bulan insanoğlu, dijital araçların baş döndürücü hızında gerçekleştirdiği haberleşmede yavan ve kuru bir bilgi alışverişi gerçekleştirmekten öteye gidememektedir ki bu da insanın metafizik tarafı itibarıyla ciddi bir mahrumiyet yaşadığı anlamına gelmektedir.

Öte yandan, modern teknolojinin genel olarak insanları da diğer varlıklar gibi salt nümerik değerler olarak algılama yanılgısı sebebiyle, dijital ortamın mektuplarında bu genel geçer yaklaşıma paralel olarak gönderenin şahsî özellikleri ve yazma esnasındaki ruh hali neredeyse tamamen yok edilmiş olarak tatsız bir anonimliğe bürünür; zira mektup dendiğinde hemen akla gelen el yazısı, seçilmiş zarf, kağıt, kalem, belki eklenmiş bir gözyaşı, koku, bir kuru gül gibi unsurlar dijital mektuplarda yoktur. Üstelik bu anonim kalabilme imkânı haberleşmenin kötü maksatlar için kullanılabilmesine de imkân tanıdığından yepyeni bir şer üretme mekanizmasının doğmasına da yol açılmış olmaktadır. Teknolojik mektuplaşmanın sağladığı hız sayesinde kolaylık sergiliyor olması insanların olur olmaz şeyleri haberleşmeye konu etmesine, milyonlarca insanın zihninin lüzumsuz haberlerle meşgul olmasına yol açarak dünya genelinde çok kritik bir iş ve fikir gücü kaybına da sebebiyet verilmektedir.

Çözüm karmaşık değildir: İnsanların ayrı oldukları diğer insanlarla mektuplaşması beşeri bir ihtiyaçtır, çağın teknolojisi elbette mümkün mertebe hayatın geneline yayılarak istimal edilmelidir. Yalnız teknik araştırmalar sonucunda ortaya konulan her yenilik, bizim insanlığımızdan ve bize insan vasfı kazandıran değerlerimizden ve güzelliklerimizden bir şeyler alıp götürecekse bunun sonunun nereye varacağı endişesi insanlığın ufkunu çepeçevre sarmaktadır. Bu sebeple, teknolojik yeniliklerin istimali prensipleri insan fıtratına dayanan ve insan mutluluğunu hedefleyen genel bir "teknoloji kullanma ahlakı" çerçevesinde gerçekleştirilmelidir. Yetkili ve ilgili teknolojik kuruluşlar insanın mayasındaki maddi manevî bütün unsurları dikkate alarak ekonomik endişeler üzerine bina edilmiş yavan haberleşme felsefesini kritik ederek yeniden alabildiğine beşeri bir mektuplaşma usulüne dönüştürmenin yollarını aramalıdırlar. O zaman ki "Nerede, ah eski mektuplar" deme çilekeşliğinden tüm insanlık kurtulacak ve yarınlara daha emin ve ümit dolu gözlerle bakacaktır.

NOT: Bu makale Yağmur Dergisinde Yayınlanmıştır.