Darwinizmin Kirli Tarihi 


19. yüzyilin ortasinda Charles Darwin tarafindan ortaya atilan evrim teorisine göre hayat tek bir hücrenin tesadüfen olusmasiyla baslamis, bu hücrenin zaman içinde gelismesiyle bugünkü canlilar alemi olusmustu. Bu iddiali teori, ortaya atildigi yillarda birçok çevre tarafindan ilgi odagi oldu.

Ancak gelisen teknoloji, modern tip ve biyoloji insan vücudundaki sirlari çözdükçe evrim bir teoriden çikip içinden çikilmasi imkansiz bir karmasaya dönmekte. Darwin'in ilk iddialarindan bu yana 130 yil geçti. O tarihte genetik, biomatematik, mikrobiyoloji gibi bilim dallari yoktu. Dahasi Darwin'in canli hücrelerindeki DNA'dan bile haberi yoktu. Ortaya attigi varsayimlar sözkonusu bilim dallari gelistikçe büyük açmazlarla karsilasti.

Evrimin her geçen gün yenileriyle karsilastigi bu açmazlari çözememesinin temel nedeni sudur: Canlilik, hayatin yapitasi olan proteinden, en üst düzeyi olan insan bedenine kadar, sayisi sonsuza yakin hassas denge üzerine kuruludur.  Bilinçli bir Yaratici'nin varligi kabul etmeyen evrim torisi ise, tüm bu dengelerin bir bilinç olmadan nasil kuruldugu ve korundugu sorusuna, "tesadüf"ten baska bir açiklama meydana getirememektedir.

Oysa sözünü ettigimiz dengeler o denli hassas ve sayi olarak da o kadar çokturlar ki, bunlarin "tesadüfen" olustuklarini ileri sürmek, hiç bir sekilde akil ve sagduyu ile bagdasmamaktadir. Canliligi olusturan milyonlarca faktörden yalnizca birisinin, örnegin canli hücrelerinin temel malzemesi olan proteinin "tesadüfen" olusma ihtimali, pratikte sifirdir. Çünkü bir protein, 20 ayri çesitte ve ortalama 1000-1500 sayidaki aminoasitin belirli bir dizilime uygun olarak birbirine eklenmesi ile olusur. Bu dizilim içinde yapilacak tek bir hata, proteini is yaramaz kilacaktir. Böyle bir dizilimin "tesadüfen" olustugunu öne sürmek ise, tek kelimeyle akil disidir. 

Evrimin önde gelen savunucularindan Rus bilgini A. I. Oparin, "Origin of Life—Hayatin Kökeni" isimli kitabinda, bu imkansizligi söyle itiraf eder: 

"Her biri belirli sekillerde ve kendisine has bir tazda dizilmis bulunan binlerce karbon, hidrojen, oksijen ve azot atomu ihtiva eden bu maddelerin (proteinlerin) en basiti bile son derece kompleks bir yapi arz etmektedir. Proteinlerin yapisini inceleyenler için bu maddelerin kendiliklerinden bir araya gelmis olmalari, Romali sair Virgil'in ünlü "Aeneid" siirinin etrafa saçilmis harflerden rasgele meydana gelmis olmasi kadar ihtimal disi gözükmektedir."
Yerli Evrimci Ali Demirsoy ise Kalitim ve Evrim adli kitabinda, bir proteinin tesadüfen olusmasindaki imkansizligi baska bir örnekle itiraf eder. Ona göre, yasam için mutlaka var olmasi gereken temel proteinlerden yalnizca birinin (Sitokrom-C'nin) tesadüfen olusmasi ihtimali, "..., bir maymunun daktiloda hiç yanlis yapmadan insanlik tarihini yazma olasiligi kadar azdir (maymunun rastgele tuslara bastigini kabul ederek)."

Kuskusuz böyle bir ihtimali kabul etmek, akil ve sagduyunun en temel prensiplerini çignemek anlamina gelir. Ancak Evrim, tam da bu akil disi iddiayi savunmaktadir. Kaldi ki, üstteki örnekler yalnizca tek bir proteinin tesadüfen olusma olasiligi ile ilgili ihtimal hesaplaridir. Oysa Evrimin sözünü ettigi sürecin olusmasi için, daha bunun gibi milyonlarca "imkansiz tesadüfün" birbiri ardina gerçeklesmis olmasi gerekmektedir. Evrim, bu imkansizliklari gözü kapali bir biçimde kabul etmenin diger adidir.

Bu noktada sormak gerekir: Peki acaba neden Evrimciler bu akilalmaz derecedeki saçma iddiayi israrla savunmakta, dahasi sahip olduklari medya organlari araciligiyla bu yalani topluma empoze etmektedirler?
Az önce "daktilo kullanan maymun" konusunda verdigi örnegini aktardigimiz bilim adami, bu konuda da ilginç seyler söylemektedir:

"Bir Sitokrom-C'nin dizilimini olusturmak için olasilik sifir denecek kadar azdir. Yani canlilik eger belirli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa olusacak kadar az olasiliga sahiptir, denebilir. Ya da olusumunda bizim tanimlayamayacagimiz dogaüstü güçler görev yapmistir. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun degildir. O halde birinci varsayimi irdelemek gerekir." (Age, s. 61)
Bu satirlardan anliyoruz ki; Evrim, gerçekte somut bilimsel bulgulara dayanan bir teori degildir. Aksine, bu teori mantiksal bir kurguyla üretilmis ve sonra da bilimsel gerçeklere ragmen kabul ettirilmeye çalisilan bir tabuya dönüsmüstür. Yine üstteki satirlardan anladigimiz üzere, tüm bu çabanin bir de "amaci" vardir ve daha da önemlisi, bu amaç, canlilarin bir Yaratici tarafindan var edildigini mutlaka inkar etmeyi zorunlu kilmaktadir.

Bu durum bize Evrim Teorisinin gerçek misyonunu gösterir: Teori, gerçegi ortaya çikarmak için degil, çarpitmak için ortaya atilmistir ve en büyük hedefi de dini inançlarin yok edilmesidir. 

Peki acaba neden? Dini inançlarin yok edilmesi, kimlerin çikaridir ki, bu amaç ugruna bu denli büyük bir yalan olusturmuslar ve kitlelerin zihnine enjekte etmislerdir?

Bu sorunun cevabi bulmak için, Darwinizm'in tarihihe bakmak gerekmektedir.

Charles Darwin'in Hiyakesi

H. M. S. Beagle gemisi, Atlas Okyanusu'nun derin sularinda hizla ilerliyordu. Gemi siradan bir yük ya da yolcu gemisi görünümündeydi, ama çiktigi yolculuk yillar sürecek uzun bir kesif gezisi niteligindeydi. Ingiltere'den yola çiktiktan sonra tüm okyanusu kat edecek ve Güney Amerika sahillerine varacakti. 

Yil 1832'ydi. O zamanlar hemen hiç kimse için çok büyük bir anlam ifade etmeyen Beagle gemisinin 5 yillik uzun yolculugu basliyordu.

Gemiyi daha sonra çok ünlü yapacak olan sey ise, üzerindeki bir yolcuydu. Charles Robert Darwin adinda 22 yasindaki genç bir doga arastirmacisiydi bu. Aslinda ögrenimini biyoloji degil din üzerine yapmis, Cambridge Üniversitesi'nde teoloji okumustu. Genç adam, böyle bir din egitimi görmüstü, ama öte yandan içinde yasadigi yüzyildaki pozitivist düsüncelerden de çokça etkilenmisti. Nitekim Beagle yolculuguna çikmadan bir yil önce de, Hiristiyan inancinin bazi temellerinden kesin olarak vazgeçmisti. Çünkü o siralar özellikle biyolojiye merak sarmisti ve karsilastigi "paradigma", dini inançlarla hiç bir biçimde uyusmuyordu.

Erasmus Dede

Genç Charles Darwin'i din-disi ve hatta din-karsiti yapan en önemli etken, dedesi Erasmus Darwin'di. Erasmus Darwin, torunu Charles'in Beagle'a bindigi sirada hayata çoktan gözlerini kapamisti. Ancak genç Charles, dedesinin fikirlerini küçüklügünden beridir dinler ve bunlardan siddetle etkilenirdi.

Erasmus Darwin'in en önemli özelligi ise, Ingiltere'in en önde gelen bir kaç "natüralist"inden biri olmasiydi. Natüralizm, evrenin varliginin özünün dogada olduguna inanan, metafizik bir Yaratici kabul etmeyen ve bizzat dogayi Yaratici sayan düsünce akimiydi. 19. yüzyila egemen olan materyalist düsüncenin varyantlarindan biriydi bir baska deyisle. 

Erasmus Darwin'in natüralist çalismalari, Charles Darwin'e yol gösterecek nitelikteydi. "Erasmus dede", torununun önüne hem ideolojik hem de örgütsel bir miras birakmisti. Bir yandan kurdugu sekiz dönümlük botanik bahçede yaptigi arastirmalarla Darwinizm'e temel teskil edecek argümanlari gelistirmis ve bunlari The Temple of Nature (Doga Tapinagi) ve Zoonomia adli kitaplarinda toplamisti. Öte yandan da 1784 yilinda, bu fikirlerin yayilmasina öncülük edecek bir dernek kurmustu: Philosophical Society. Nitekim gerçekten de Philosophical Society, onyillar sonra Charles Darwin tarafindan ortaya atilan kuramin en büyük ve atesli destekçilerinden biri olacakti.

Kisacasi, Charles Darwin'in gördügü teoloji ögrenimine ragmen hizla dini inançlarini yitirerek materyalist-natüralist "taraf"a geçmesinde ve sonra da o taraf adina büyük bir misyon yüklenerek The Origin of Species'i yayinlamasindaki en önemli etkendi Erasmus Darwin. Torunu Charles Darwin'in misyonunu belirleyen kisi, herkesten önce oydu. 

Ve Erasmus Darwin'in çok önemli bir özelligi daha vardi; 19. yüzyilda zirveye ulasan din aleyhtari pozitivist felsefenin öncüsü olan mason örgütünün bir temsilcisiydi. Dede Darwin, Iskoçya Edinburgh'daki ünlü Canongate Kilwining locasinin üstadlarindan biriydi. Dahasi, Fransa'daki Jakoben masonlarla ve din düsmanligini bir numarali görev haline getiren masonik Ilüminati örgütüyle de baglantisi vardi. Erasmus, oglu Robert'i da (Charles Darwin'in babasi) kendisi gibi yetistirmis ve mason localarina üye yapmisti. Bu nedenle Charles Darwin, hem dede, hem de baba tarafindan masonik bir miras devralacakti.

Natüralizm'e Taze Kan

Charles Darwin, Beagle gemisi ile yaptigi ve bes yil süren yolculuk boyunca, o zamana dek Batili biyologlar için yabanci olan canlilari inceleme firsatini buldu. Özellikle de Ekvador açiklarindaki Galapagos Adalari'ndaki gözlemleri, onun için son derece önemliydi. Adalarda yasayan ispinozlarin gagalarindaki farkliliklar onu çok etkilemisti. 18 farkli gaga saymisti. Ve bu noktadan yola çikarak, bu ispinozlarin, içinde yasadiklari ortama göre "evrimlesmis" olduklari düsüncesine vardi. Kuslar, yedikleri besinlere uygun gagalar gelistirmislerdi ona göre. Buna karsin, "Tanri'nin bu kadar farkli gagalar yaratmis oldugu" düsüncesini bir türlü kabullenemiyordu.

Oysa, Darwin'in tercihi, psikolojik bir tercihti. Hayvanlardaki çesitliligi, Yaratici'nin yaratisindaki mükemmellik olarak yorumlamayi engelleyen hiç bir mantiksal dayanak yoktu. 

Darwin'i etkisi altina alan ve onu karsilastigi canlilara yaratilmislik temelinden farkli bir açiklamaya zorlayan düsünce akimi ise, 19. yüzyilin din-disi atmosferinin en önemli ürünlerinden biri olan Natüralizm'di. Natüralizm, az önce degindigimiz gibi, dogadan ve duygularla algilanan dünyadan baska bir gerçeklik tanimayan düsünce akimiydi. Doga, kendi kendisinin yaraticisi ve hakimi olarak düsünülüyordu. "Tabiat ana" gibi kavramlar, ya da "doga insana su yetenegi vermis, doga kadini böyle yaratmis" gibi kliselesmis laflar, bu Natüralizm akiminin toplum zihnine yerlestirdigi önkabullerin birer sonucudurlar. 

Natüralizmi besleyen en önemli entellektüel çevre ise tanidik bir örgüttü: Masonluk. Bu gerçek, Papa XIII. Leo'nun masonlugu hedef alan 1884 tarihli ünlü Humanum Genus adli fermaninda özellikle vurgulaniyordu. 

"Zamanimizda Masonluk isimli, çok yaygin ve kuvvetli bir örgüte sahip bir dernegin destegi ve yardimiyla, karanlik kuvvetlere tapanlar olaganüstü bir gayret içinde birlesmis durumdalar. Bunlar artik niyetlerini gizleme ihtiyaci duymadan Allah'in Yüksek Varligi ile mücadele etmektedirler" diyen Papa, örgütün Natüralizmle olan iliskisini de söyle açikliyordu: "Masonlarin istekleri ve bütün çabalari ayni amaca yönelmektedir: Hiristiyanligin geregi olan her türlü sosyal ve dini disiplini tamamen yikmak ve yerine prensiplerini Natüralizmden alan ve kendi fikirlerine göre sekillenmis yeni kurallari oturtmak".
Iste bu Natüralizm akimina en büyük katkiyi yapan kisi Charles Darwin'di. Natüralizm'in en önemli açigina el atmisti. Natüralistler dogadaki mükemmellige hayrandilar, ama bunun nasil olustugu sorusuna tatminkar bir cevap vermekte zorlaniyorlardi. Pozitivist yöntemi benimsedikleri, yani yalnizca deney ve gözlem yoluyla varligina ulasilabilen kavramlara inandiklari için, doganin kendisi disindaki metafizik bir Yaratici (yani Allah) tarafindan var edildigini israrla reddediyorlardi. Bu, doganin kendisinin Yaratici yani "ilah" olarak kabul edilmesi demekti! 

Oysa bir seyin kendi kendisini yaratmasi mantiga tümüyle aykiriydi. Çünkü yaratilma, bir zamanlar yok olan bir seyin bir zaman var hale gelmesi demekti. Ve hiç bir sey, var olmadigi zaman bir seyi var edemez, dolayisiyla kendisini de yaratamazdi. 

"Türlerin Kökeni"

Darwinizm, açikça ortada olan bu gerçege meydan okumaya çalisti. Doganin kendi kendisini var ettigi iddiasina sözde bir temel olusturdu. Beagle yolculuguna çikisindan 27 yil sonra, 1859'da, The Origin Of Species By Means Of Natural Selection Or The Preservation Of Favored Races In The Struggle For Life (Türlerin Kökeni, Dogal Seleksiyon ve Yasam Mücadelesinde Kayirilmis Irklarin Korunmasi Yoluyla) adli ünlü kitabini yazdi. Kitapta, tüm canlilarin, dogal seleksiyon yoluyla tek bir hücreden evrimleserek bugüne kadar geldikleri savunuluyordu. 

Dogal seleksiyon, zayif olan bireylerin yasam mücadelesi içinde ayiklandiklarini, geriye kalan kuvvetlilerin nesli devam ettirdiklerini ve böylece o canli türünün gelistigini kabul ediyordu. Bunda yanlis bir sey yoktu belki, ama bunun Darwin'e kazandirdigi bir sey de yoktu. Çünkü dogal seleksiyon, sadece atlarin daha güçlü atlar olmasini, köpekbaliklarinin daha iyi yüzen köpekbaliklari haline gelmesini, kartallarin daha iyi uçan kartallara dönüsmelerini saglayabilirdi. Kisacasi, türlerin kalitelilesmesine yarayabilirdi. Ama Darwin'in kitabinin adi olan "türlerin kökeni", dogal seleksiyonla hiç bir sekilde açiklanamiyordu. Çünkü dogal seleksiyon atlari kusa çevirmez, köpekbaliklarini da file dönüstüremezdi. Bu türler, ayri ayri yaratilmislardi ve dogal seleksiyon, sadece bu türleri içindeki "çürük"leri ayiklarak türün mükemmel kalmasina yarayabilirdi.

Kisacasi, Darwin'in fiyaskosu daha kitabina koydugu isimle birlikte baslamisti; "Türlerin Kökeni"nden söz etmesine ragmen, bu "köken"i açiklayabilecek tek bir somut mekanizma ortaya koyamamisti. 

Ancak Darwin zamanindaki biyoloji bilgisinin kitligi yüzünden bu durumu pek kimse farkedemedi. Zaman ilerledikçe bulunan yeni bilimsel gerçekler, özellikle de DNA ve onunla ilgilenen genetik bilimi, Darwin'in ne denli tutarsiz bir teori ortaya attigini gösterecek, ama bunlar ustaca gizlenecekti. Darwin'in yazdiklari da revizyona ugrayacakti. Örnegin Origin of Species'in ilk baskisinda, türlerin arasindaki kesin genetik ayrimlardan habersiz olan Darwin söyle yazmisti: "Ayi neslinin bir kisminin giderek daha fazla suda yasayan hayvanlarla beslendigini, böylece giderek daha büyük agizlara sahip oldugunu ve sonunda bazi ayilarin balinalara dönüstügüne inaniyorum ve bunda da hiç bir güçlük görmüyorum". Darwin'in bu "inci"si, zekice bir manevra ile kitabin sonraki baskilarindan çikarildi.

Darwin'in Destekçileri

Darwin'in teorisi, ne denli tutarsiz olursa olsun, Natüralizm'in ve genis anlamda da seküler dünyanin büyük bir açigina çare oldugu için büyük ilgi gördü. Bir grup bilim adami, Darwin'in gönüllü propagandistleri haline geldiler. Bunlarin en önde geleni ise, o zamanlar kendisine "Darwin'in çoban köpegi" sifati bile yakistirilan Thomas Huxley'di. "Darwinizm'in yayilmasindaki tartisilmaz en önemli faktör" sayilan Huxley, 1860 yilinda Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile giristigi Oxford Tartismasiyla tüm dünyanin dikkatini evrim konusuna çekmisti. 

Huxley'in kendisini evrimi yaymaya bu denli adamasi, onun "örgütsel baglanti"lari ile bir arada düsünüldügünde ortaya ilginç bir tablo çikiyordu: Huxley, Ingiltere'nin en önemli bilim kurumlarindan biri olan Royal Society'nin bir üyesiydi ve bu kurumun neredeyse tüm diger üyeleri gibi kidemli bir masondu. Nitekim Royal Society'nin diger üyeleri de, hem kitabini yayinlamadan önce hem de yayinladiktan sonra Darwin'e büyük destek ve katkilarda bulunmuslardi.  Bu masonik kurum, Darwin'i ve Darwinizm'i o denli sahiplendi ki, bir süre sonra, ayni Nobel ödülleri gibi, her yil basarili buldugu bilim adamlarina "Darwin madalyasi" hediye etmeye basladi.

Darwin, misyonuna tek basina soyunmamisti bir baska deyisle. Avrupa'da dine karsi yürütülen savasin en önemli beyinlerinden biri olan mason örgütü, ilk ortaya çiktigi günden itibaren onu kararli bir biçimde destekledi. Ilk ortaya atildigi zamanlarda çogu kimsenin gülüp geçtigi evrim teorisi, bu ideolojik destek sayesinde bir kaç on yilda büyük bir popülarite kazandi. 

Bu ideolojik faktör nedeniyle, ilerleyen biyolojinin Darwinizm'i yalanlamasi, Darwin'in izleyicilerini yollarindan döndürmedi. Dahasi, biyoloji bilimi de bundan sonra zaten Darwinizm'i onaylayacak sekilde gelistirilmeye çalisildi. Hatta yalnizca biyoloji degil, onunla baglantili olan jeoloji bile. 

Natüralizm'in yalan yöntemiyle de olsa dogrulanmasi son derece önemliydi, çünkü bunun kaçinilmaz bazi sosyo-politik sonuçlari olacakti. Dini otoriteye karsi savasarak kurulmus olan seküler Avrupa düzeni, kendi olusturdugu birey ve toplum modelini dogaya uyarlamis ve dogayi bu modelle açiklamis oluyordu. Daha sonra da buna dayanarak "bakin bizim düzenimiz doganin da düzenidir, son derece tabii ve 'esyanin tabiati'na uygundur" diyecekti.

Ispatlamak için Katliam

Darwin'in Origin of Species ve Descent of Man (Insanin Türeyisi) adli kitaplarinin yayinlanmasindan sonra, bu teoriye destek olacak fosillerin aranmasi yönünde yogun bir kampanya baslatildi. Arkeologlar, "ara geçis formu" denilen hayali yaratiklarin fosillerini aramak için kollari sivadilar. Onyillar boyu dünyanin dört bir yanini kazdilar fakat hiç bir tatmin edici sonuca varamadilar. Bu fiyasko, Evrimcileri Piltdown Adami sahtekarligina yöneltti. Ingiliz biyolog, Charles Dawson, 1912 yilinda bir insan kafatasina orangutan çenesi monte etti ve bunu insan ile maymun arasindaki en önemli ara geçit formu olarak sundu. Evrimin en büyük delili olarak British Museum'da sergilenen Piltdown Adami'nin bir sahtekarlik oldugu ancak 37 yil sonra anlasilacak, ama Evrimciler daha sofistike sahtekarlik yöntemleri gelistireceklerdi. 

Fakat bu arada, bazi Evrimciler de, "yasayan fosiller"in var olabilecegini düsünüyorlardi. Insan eger maymundan türemisse, dünyanin bazi köselerinde hala bu evrim sürecini tamamlamamis yari-insanlar yasiyor olabilir, diye umuyorlardi. 1800'lü yillarin sonuna dogru da aradiklari kurbanlari buldular. Tasmanya'da yasayan Aborijin yerlileri, "evrimin yasayan delilleri" olarak belirlendiler

Aborijinlerin kas çikintilarinin Batili irklardan biraz daha büyük, alt çenelerinin de biraz daha agir olmasi, bu insanlarin "ara geçit formu" olarak tanimlanmasina neden oldu. Evrimci arkeologlar ve onlara katilan çok sayida "fosil avcisi" Aborijinlerin mezarlarini kazmaya ve elde ettikleri kafataslarini Batili evrimci müzelere götürmeye basladilar. Kafataslari, bir süre sonra tüm Batili enstitülere, okullara birer birer dagitilmaya ve Evrimin en somut kanitlari olarak sunulmaya basladilar. 

Ancak bir süre sonra mezarlardaki kafataslari tükenmeye basladi. Bu durumda, fosil avcilari, kafatasi avcilarina dönüsmekte tereddüt etmediler. Madem Aborijinler birer "ara geçit formu"ydular, o halde birer insan degil hayvan sayilirlardi. Bilimin ilerlemesi için de, nasil fareler kobay olarak kullanilabiliyorsa, Aborijinlerin yasami da feda edilebilirdi! 

Kafatasi avcilari, Evrimin ispatlanmasi için verilen "ahlaki" mesrulastirmaya dayanarak, Aborijinleri öldürmeye basladilar. Vurduklari yerlilerin kafatasini çikariyor ve kimyasal islemlerle biraz eskittikten sonra müzelere satiyorlardi. Basindan isabet almis yerlilerin kafataslarindaki kursun deliklerini ise özenle dolduruyorlardi. Avusturalya'da yayinlanan Creation Magazine'nin yazdigina göre, Güney Galler'den gelen bir grup gözlemci, "düzinelerce erkek, kadin ve çocugun" evrimciler adina çalisan görevliler tarafindan öldürüldügünü görerek sok yasamislardi. Öldürülen Aborijinlerin içinden kirkbes tanesinin kafatasi seçilmis, etlerinden ayrilmis ve kaynatilmisti.  Bunlarin arasindan seçilen "en iyi" on tane de Ingiltere'ye yollanmak üzere paketlenmislerdi. Aborijinlerden kalma binlerce kafatasi bugün hala Evrimci Smithsonian Enstitüsü'nün depolarinda durmaktadir. Bu kafataslarinin bir kismi mezarlari kazilan ölülere, çogu da Evrim'i ispatlamak ugruna vurulmus olan insanlara, suçsuz erkeklere, kadinlara ve çocuklara aittir.

Evrimci vahsetin Afrikali kurbanlari da vardi. "Canli ara geçit formu" olarak sunulmak üzere "beyaz adam"in dünyasina götürülen Oto Benga adli pigme bunlarin belki de en ünlüsüydü. Ota Benga, 1904 yilinda, o zamanlar Belçika sömürgesi olan Kongo'da Samuel Verner adli bir arastirmaci tarafindan yakalanmisti. Adi kendi dilinde "dost" anlamina gelen yerli, evli ve iki çocuk babasiydi. Ama bir hayvan gibi zincirlendi, kafese kondu, bir gemiye bindirildi ve Evrimci "bilim adamlari"na götürüldü. Bu bilim adamlari, ayni yil düzenlenen St. Louis Dünya Fuari'nda onu çesitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak "insana en yakin ara geçit formu" olarak teshir ettiler. Iki yil sonra ise New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'ne götürdüler ve bir kaç sempanze, Dinah adi verilen bir goril ve Dohung adi verilen bir orangutan ile birlikte "insanin eski atalari" adi altinda sergilediler. Hayvanat bahçesinin müdürü ve fanatik bir Evrimci olan Dr. William T. Hornaday, bu nadide "ara geçit formu"na sahip olmanin kendisine verdigi gurur hakkinda uzun konusmalar yapmis, ziyaretçiler de kafese konan Oto Benga'ya siradan bir hayvan muamelesi yapmislardi. Ancak Ota Benga da onlar gibi—hatta belki onlardan çok daha fazla—"insan"di; insan oldugu için onuru vardi ve sonunda maruz kaldigi uygulamaya dayanamayarak intihar etti.

Evrim, siradan bir bilimsel teori ya da hipotez degil de, mutlaka ispatlanmasi gereken bir "dünya görüsü" oldugu için, onun savunuculari bu denli büyük bir katliami göz kirpmadan isleyebilmis ya da onaylamislardi. Yalani ispatlamak mümkün olmadigi için mecbur kalmislardi canli insanlarin kafataslarini kaynatip "geçit formu" diye insanlarin önüne sürmeye. Yalani ispatlamak için, katliam bile mesruydu. 

Çünkü bu yalan, kurmus olduklari tüm bir dünya düzeninin ve o düzenin farkli ideolojilerinin hepsinin temelini olusturuyordu. 

Emperyalizm, Irkçilik ve "Geri Irklarin Ehlilestirilmesi" 

Darwin'in Origin of Species'inin yayinlandigi dönemde, yani 19. yüzyilin ikinci yarisinda, "beyaz adam"in diger kita ve medeniyetlere yayilisi hizla sürüyordu. Dünya en aci biçimiyle emperyalizmi yasiyordu. Bati, ulastigi teknolojiyi kullanarak diger medeniyetleri yagmaliyordu. 

Ancak Bati, hemen her caninin yaptigi gibi, yaptiklarina mesruiyet saglayacak bir açiklama bulmak zorunda hissediyordu kendini. Peki emperyalizme mesruiyet saglamak için ne gibi bir açiklama bulunabilirdi?

Darwinizm, iste bu noktada emperyalistlere büyük bir firsat sundu. Darwin, insanlarin maymunlardan evrimleserek bugünkü durumlarina geldiklerini söylüyordu. Dahasi, Origin of Species'in uzun basliginda da vurgulandigi gibi, bu evrim süreci içinde "doga tarafindan kayirilmis irklar" vardi. Kayirilmis irk, "beyaz adam"di. Kizilderililer, Afrikalilar ve diger her türlü yerli halk ise, evrim sürecinde geri kalmis irklari olusturuyorlardi. Birer homo sapiens bile degillerdi. Ve homo sapienslerin maymunlari ya da diger hayvanlari "ehlilestirmeleri" ve kullanmalari nasil mesruysa, bu geri irklari "ehlilestirmeleri", onlari köle olarak kullanmalari ve topraklarina el koymalari da o kadar mesruydu. Hatta, beyaz adam, kendi "ileri" kültürünü bu "geri" irklara tasimakla, onlarin evrimine yardimci olmak gibi bir iyilik bile yapiyordu. 

Darwinistik Evrim kuraminin toplumlara uygulanmasi ile gelisen bu teori, "Sosyal Darwinizm" olarak adlandirildi ve hem emperyalizmin en büyük "mesruiyet" argümani hem de irkçiligin en büyük dayanagi haline geldi. Hintli Antropolog Vidyarthi'ye göre, "Darwin'in ortaya attigi 'en güçlülerin hayatta kalmasi' düsüncesi, insanoglunun kültürel bir evrim sürecinden geçtigine ve en üst kademenin Beyaz Adam'in Medeniyeti olduguna inanan sosyal bilimciler tarafindan coskuyla karsilandi. Bunun bir sonucu olarak, 19. yüzyilin ikinci yarisindaki Batili bilim adamlarinin çok büyük bir kismi irkçiligi siddetle benimsediler."

Darwin'in emperyalist irkçiliga kazandirdigi bu mesruiyet nedeniyle, ünlü Çinli bilim adami Hsu, onu "Victoria dönemi için ideal bir bilim adami, Çin'e zorla afyon satabilmek için bu ülkeyi isgal eden ve bunu serbest ticaret ve 'en güçlülerin hayatta kalmasi' kuralina dayandiran ülkenin bilimsel dayanagi" diye tarif eder.

Sosyal Darwinizm, yalnizca Ingiltere'deki degil, diger ülkelerdeki emperyalistler ve irkçilara da dayanak sagliyordu. Bu nedenle hizla yayildi. Teoriyi benimseyenlerin basinda, ABD Baskani Theodore Roosevelt geliyordu. Roosevelt, Kizilderililere karsi "tehcir" adi altinda uygulan etnik temizlik programinin en önde gelen uygulayici ve savunucusuydu. The Winning of the West (Bati'nin Zaferi) adli kitabinda katliamin ideolojisini kurarak, Kizilderilileri ortadan kaldiracak bir "irksal savas"in kaçinilmaz oldugunu anlatmisti. En büyük dayanagi ise, kendisine yerlileri "ilkel bir tür" olarak tanimlama sansini veren Darwinizm'di. Nitekim Roosevelt'in öngördügü gibi o dönemde Kizilderililerle yapilan anlasmalarin hiç birine sadik kalinmadi ve buna da bu "ilkel tür" safsatasi ile sözde mesruiyet saglandi.

Sosyal Darwinizm'i kullanarak kendilerine mesruiyet saglamaya çalisan irkçilarin arasinda, zenci düsmanlari da basta geliyorlardi. Insan irklarini derecelere ayiran ve en üstününü "beyaz irk" olarak tanimlarken en "ilkeli"ni de siyah irk olarak gösteren irkçi teoriler, Evrim kuramina dört elle sarildilar. Evrimci-irkçi teorisyenlerin basinda gelen Henry Fairfield Osborn, "Insan Irklarinin Evrimi" baslikli bir makalesinde, "ortalama bir zencinin zeka yasi, Homo sapiens türüne ait onbir yasindaki bir çocugun zekasina ancak ulasabilir" diye yaziyordu. Bu mantiga göre zenciler, Homo sapiens, yani modern insan bile sayilmiyorlardi. Bu çizginin en geç savunucularindan biri olan Carletoun Coon ise, 1962'de yayinladigi Origin of Races (Irklarin Kökeni) adli kitabinda, siyah irkla beyaz irkin, henüz Homo erectus döneminde birbirinden ayrismis iki ayri "tür" oldugunu öne sürüyordu. Beyazlar, Coon'a göre, bu ayrismadan  sonra evrimsel olarak öne geçmislerdi. ABD'de zencilere karsi uygulanan ayrimciligi savunanlar, evrim teorisinin kendilerine hediye ettigi bu "bilimsel" argümanlari yakin zamanlara kadar kullandilar.

Sosyal Darwinizm'in büyük popülarite kazandigi bir diger ülke ise Almanya oldu. Bu ülkede Darwinizm temelli irkçiligin gelismesindeki en büyük pay sahibi, Java Adami fosilinin bulunmasina da öncülük etmis olan ünlü biyolog Ernst Haeckel (1834-1919) idi. Darwin'in çalismalarindan çok etkilenen Haeckel, kendi çapinda Darwinizm'e "katkida" da bulunmus ve "Bireyolus Soyolusun Tekraridir" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny) olarak özetlenen ve memelilerdeki embryolarin evrim sürecini yansittigini öne süren teoriyi ortaya atmisti. (Bu teorinin çürüklügü yillar sonra kesin olarak anlasildi ve dahasi Haeckel'in kullandigi semalarda sahtekarlik yaptigi ortaya çikti.)

Ancak "Darwinizm'in Almanya temsilcisi" sayilabilecek olan Haeckel'in etkisi büyük oldu. Haeckel, "Monist Birligi" adiyla bir dernek kurdu. Monizm, ateist materyalizmin bir versiyonuydu. Haeckel'in olusturdugu bu atmosfer, yine ayni sonucu dogurdu: Irkçiligin temellendirilmesi. Daniel Gasman'a göre, "Haeckel, Almanya'nin irkçilik, nasyonalizm ve emperyalizmi besleyen en önemli ideologu" sifatini kazandi. Haeckel gibi evrimcilerin geride biraktiklari miras üzerinde 20. yüzyilda ortaya çikan iki büyük irkçi rejim, yani Fasizm ve onun bir versiyonu olan Nasyonal Sosyalizm, Darwinistik düsünceyi kendilerine temel aldilar. 

Fasizm ve "Uluslarin Arasindaki Yasam Mücadelesi"

Emperyalist irkçilik, insan irklarini Evrim sürecinin farkli asamalarinda yer alan "türler" olarak göstermekle, fasist irkçiliga gerekli zemini hazirladi. Fasizm, bu irkçi temelin üzerine bir de "türler arasinda yasam mücadelesi" ve "zayif olanin ayiklanmasi" kavramlarini ekleyerek savaslari, isgalleri ve katliamlari mesrulastirmaya çalisacakti. 

Alman irkçiliginin ve Nazizim'in gelismesinde büyük bir rolü olan bu Sosyal Darwinistik Fasist yorum, Friedrich Nietzsche'nin Darwin'i benimsemesiyle ilk önemli adimlarindan birini atmisti. Nietzsche, insanlarin çogunu "köle ahlaki"na sahip sefiller olarak görüyor, ancak aralarindaki az bir grubun "üstün-insan" oldugunu düsünüyordu. Ayni ayrim, irklar arasinda da vardi; irklarin çogu sefildi, ancak bir tanesi "üstün-irk"ti. Bu vasiflarin olusabilmesi için de sürekli bir savas ve mücadelenin gerekliligine inaniyordu. Darwin'in "yasam mücadelesi" kavramini tarihe uyarlamis ve bu savaslari, "irkin saflastirilmasi" kavramini ve asagi irklarin "temizlenmesi" düsüncesini "bilimsel" bir temele oturtmustu. 

Savasin, zaruri olarak gerçeklesen bir kötülük olarak degil de, irklarin ya da milletlerin gelismesini saglayan bir iyilik olarak algilanmasi, Nietzsche'den sonra, her türlü irkçiligin ve nasyonalizmin de temel inançlarindan biri haline gelecekti. 

Insanlari ayni atadan gelen birer kardes olarak gören ve savasi da ancak kötülüklere engel olmak için baska yol kalmadigi zaman mesru sayan Katolik Avrupa düzeninden, savasi basli basina bir deger olarak algilayan fasizme geçis, Darwinizm sayesinde mümkün oldu. Nitekim fasist ideolojinin kuramcilarina göz atildiginda, hepsinin Darwin'e atifta bulunduklari gözlemlenebilir. 

Bu ideolojik altyapi Hitler'e büyük ilham kaynagi oldu. Hitler'in "Ari irkin üstünlügü" ile ilgili teorilerini besleyen en önemli kaynaklarin basinda dogal olarak yine Darwin'in teorisi geliyordu. Nazi lideri, "Ari irkin üstünlügü"nün "doga" tarafindan var edildigine inaniyordu. Ünlü kitabi Kavgam'da söyle yazmisti: "Nordik irk, biyolojik kalitim tarafindan asaletle kutsanmistir... Tarih, doga tarafindan kurulan irksal hiyerarsiye uygun yeni bir bin-yillik imparatorluk kuracaktir". Hatta, bir yoruma göre, Hitler kitabi için "kavgam" ismini seçerken, Haeckel araciligiyla benimsedigi Darwinistik "yasam kavgasi" fikrinden esinlenmisti. 

Marksizm ve "Sinif Mücadelesinin Doga Bilimleri Açisindan Temeli"

Emperyalizm, irkçilik ve fasizmin ötesinde, Evrim teorisinin en açik ve belirgin biçimde temellendirdigi ideoloji kuskusuz Marksizm oldu.

Karl Marx'in ailesi Yahudi asilliydi, fakat Marx'in küçüklügünde Protestanligi kabul etmisler ve ona da Hiristiyan bir egitim vermislerdi. Ancak genç Marx'in fikirleri ateizmin egemen oldugu Alman okullarinda hizla degisti. Kisa sürede dini inançlarindan vazgeçti ve dahasi siddetli bir din aleyhtari haline geldi. Henüz gençlik yillarinda "amacim Tanri'yi tahtindan indirmektir" diyordu. Bu yolda kendisine sembolik oldugunu düsündügü bir yol gösterici de edinmisti: Kolej yillarinda yazdigi bazi siirleri "Oulanem"e adiyordu; Oulanem, bazi mistik ögretilerde Seytan'a verilen isimdi.

Marx, o dönemlerde Alman düsüncesinde tam bir egemenlik kurmus olan Hegel'in gelistirdigi diyalektigi materyalizme uydurdu ve diyaletik materyalizmi, ya da öteki adiyla bilimsel sosyalizmi kurdu. Tüm bir yasamini, en yakin dostu Engels'ten gördügü entellektüel ve maddi yardimin da sayesinde, bu bilimsel sosyalizmi gelistirmeye adadi. Ve ortaya, tüm insanlik tarihini açiklayan, daha dogrusu açikladigini sanan sofistike bir ideoloji birakti. 

Marx, tarihin gelisimini ekonomiye dayandiriyordu. Toplum, tarih içinde çesitli evrelerden geçiyordu ve bu evreleri belirleyen faktör üretim araçlariyla üretim iliskilerindeki degisimdi. Ekonomi, diger her seyin belirleyicisiydi. Bu ideoloji içinde, din de ekonomik çikarlar adina uydurulmus bir masal olarak tanimlaniyordu; egemen siniflar, ezdikleri siniflari pasifize etmek için dini gelistirmislerdi ve din "halkin afyonu"ydu.

Marx, ayrica toplumlarin bir gelisim süreci içinde birbirlerini izlediklerini düsünüyordu. Köleci toplum feodal topluma, feodal toplum kapitalist topluma dönüsmüstü, sonunda bir devrim sayesinde sosyalist toplum kurulacak ve tarihin en ileri evresine varilacakti. Kisacasi Marx'in görüsleri, Darwin'in Origin of Species'i yayinlamasindan da önce, evrimciydi. 

Ancak Marx ve Engels, bir seyi açiklamakta zorlaniyorlardi: Canlilarin nasil var oldugu sorusu. Çünkü canlilari "yaratilmamislik" temelinde açiklayan bir tez olmadikça, dinin uydurulmus bir afyon oldugunu sürmek ve tüm tarihi maddeye dayandirmak mümkün olamazdi. 

Marx'in bekledigi açiklama, Darwin'den geldi. Marx, Origin of Species'i eline alir almaz kitabin önemini anladi. Engels’e yazdigi 19 Aralik 1860 tarihli mektubunda, Darwin'in  kitabi için "bizim görüslerimizin tabii tarih temelini içeren kitap budur iste" diyordu. 16 Ocak 1861’de Lassalle'a yazdigi mektupta söyle yaziyordu: "Darwin'in yapiti büyük bir yapittir. Tarihteki sinif mücadelesinin doga bilimleri açisindan temelini olusturuyor." Marx, Darwin'e olan sempatisini en büyük eseri Das Kapital'i Darwin'e ithaf ederek de göstermisti. Kitabin Almanca baskisina el yazisiyla söyle yazmisti: "Charles Darwin'e, gerçek bir hayrani olan Karl Marx'tan".

Marx'in büyük yoldasi Engels ise Darwin'e olan hayranligini söyle belirtmisti: "Tabiat metafizik olarak degil, diyalektik olarak islemektedir. Bununla ilgili olarak herkesten önce Charles Darwin'in adi anilmalidir." Engels, Darwin'i, onu Marx'la es tutacak biçimde övüyor ve "Darwin nasil organik dogadaki evrim yasasini kesfettiyse, Marx da insanoglunun tarihindeki evrim yasasini kesfetti" diyordu.

Komünizmin bu iki kurucusu tarafindan bu denli yüceltilen Evrim teorisi, dogal olarak onlarin takipçileri tarafindan da hararetle benimsendi. Dünyanin her neresinde olursa olsun, her türlü komünist rejim ya da hareket, Darwinizm'i ve neo-Darwinizm'i sonuna dek savundu, onu kendi entellektüel çatisinin temel taslarindan biri olarak kabul etti. 

Bu Darwinist yoldaslarin en ünlülerinden biri ve kuskusuz en kanlisi ise Joseph Stalin'di. Stalin, Çarlik dönemindeki çocukluk yillarinda Hiristiyan egitim veren bir okula gitmisti. Ve okulda geçirdigi yillarin çogunda da inançli bir Hiristiyandi. Ancak bir gün bir kitap okudu ve hayati degisti. Kitap, Origin of Species'ti. Ateizmi benimsedikten sonra da kisa süre içinde Komünist Parti saflarina katildi. 60 milyon insanin hayatina mal oldugu tahmin edilen yönetimi boyunca da, Evrim propagandasina büyük bir önem verdi. Otobiyografisinde söyle yaziyordu: "Okullardaki ögrencilerimizin zihnini alti günde yaratilis efsanesinden temizlemek için onlara üç seyi özellikle ögretmeliyiz: Dünyanin yasini, jeolojik orijinini ve Darwin'in ögretilerini."

Tüm bunlara dayanarak sunu söylemek mümkündür: Her türlü Marksist hareketin felsefi temelinde Evrim teorisinin vazgeçilmez bir yeri vardir. Ve dolayisiyla her türlü Marksist hareket ve her türlü Marksist rejim, kendisine entellektüel dayanak ve mesruiyet saglamak için, Evrim'i benimsemeye ve topluma benimsetmeye mecburdur. 

Bu durum, Marksistleri, kendisine karsi olduklarini iddia ettikleri asiri sagla da ayni safta birlestirmektedir. Çünkü Evrim, Marksizmin oldugu kadar, az önce belirttigimiz gibi irkçiligin ve fasizmin de dayanagidir. Bu ideolojiler, farkli konularda birbirleriyle çatisma içinde olabilirler, ama Evrim sözkonusu oldugunda ortak bir noktada bulusmaktadirlar. Çünkü her ikisi de, biyolojik temeli Evrim tarafindan olusturulmus olan seküler dünyanin ürünleridirler. 

Kapitalizm ve "En Güçlülerin Kazandigi Pazar"

Kapitalizmin en önemli içeriginin, sirketlerden, markalardan, hamburger ya da bilgisayarlardan çok, "kapitalist mantalite" oldugunu söylemek yerinde olur. Bu kapitalist mantalitenin en önemli unsuru ise, bireyciliktir. Insanlarin, kendilerini bir cemaatin ya da bir toplumun parçasi olarak degil, kendi baslarina ayakta duran ve "kendi hayatlarini kazanmalari gereken" birer birey olarak görmeleri, kapitalizmin o çok beklenen global zaferi için gerekli olan kosullarin en önemlisidir. 

Bireyciligin mesru sayilmasi ve ayakta tutulabilmesi içinse, kapitalizm Darwinizm'e muhtaçtir.Çünkü kapitalizmin temelini olusturan mantiga göre, her "birey"—bu bir insan, bir sirket ya da bir ulus olabilir—yalnizca kendi gelisimi için savasmalidir. Herkes, üretebildigi en iyi seyi üretmeli, digerleriyle en iyi sekilde rekabet etmelidir. Böylece giderek iyi üreticiler ayakta kalir, zayiflar ve yetersizler yok olur. Bunun sonucunda da en "verimli" üretim modeli ve dolayisiyla en "verimli" dünya ortaya çikacaktir. Bu bir ülkenin içinde uygulandigi zaman kapitalizmdir, eger gümrük sinirlari kaldirilir da uluslar arasinda uygulanirsa bu kez ortaya global kapitalizm ortaya çikar. Bu sonuca giden süreç de globalizmdir. 

Darwin'in dogada var oldugunu varsaydigi "yasam mücadelesi" kavramini insanlara ve toplumlara uyarlayan bu kapitalist mantalite, elbette "zayiflarin yok olmasi"na karsi ahlaki bir sorumluluk duymaz. Hatta, zayiflara yardim edilmesini, fakirlerin gözetilmesini, kisacasi her türlü toplumsal dayanisma ve adaleti reddeder. Bu Darwinist- kapitalist düsünceyi seslendirenlerin en ünlülerinden biri olan Tille'ye göre, fakirligi önlemeye kalkip "yenik düsmüs siniflar"a yardim etmek, Evrimi saglayan dogal seleksiyon yasasina set çekmek anlamina geldigi için büyük bir yanlistir. 

Sosyal Darwinizm'in en ünlü kuramcilarindan biri olan Amerikali Profesor E. A. Ross'a göre ise, "Hiristiyanligin ortaya attigi toplumsal yardimlasma ve hayirseverlik kültü, gerizekalilarin ve aptallarin üremelerine ve çogalmalarina yarayan bir koruyucu kalkanin gelismesine" neden olmustur. "Devlet, sakatlari, örnegin sagir-dilsizleri koruma altina almakta, sonra da bunlar üreyerek sakat bir irk olusturmakta"dirlar. Tüm bunlara dogal evrimsel gelismeyi engelledikleri için karsi çikan Ross'a göre, "dünyayi bir cennet yapmanin yegane yolu", tüm "aptallari, beceriksizleri ve sakatlari" kendi kaderlerine terkederek dogal seleksiyon süresi içinde ayiklanmalarini beklemektir.

Olayin en önemli yani ise, bu fikirlerin "Darwinizm'in yanlis bir yorumu" falan degil, Darwinizm'in bizzat kendisi olusudur. Benjamin Farrington'in What Darwin Really Said (Darwin Gerçekten Ne Dedi) adli kitabinda vurgulandigi gibi, "insan toplumlarinda zayiflarin güçlüler tarafindan elimine edilmesine mesruiyet saglayacak olan argüman" Darwin tarafindan bilinçli olarak gelistirilmistir.

Iste tüm bu nedenlerden dolayi, Darwinizm, dünyadaki tüm kapitalist ekonomik düzenlerin ve bunlara göre sekillenen politik rejimlerin felsefi altyapisini olusturur. Insanlar arasindaki esitsizliklerin muhafaza edilmesini ve güçlüler adina daha da büyütülmesini onaylayan kapitalist ahlak, biyolojik temelini Darwinizm'de bulmaktadir çünkü. Elde ettikleri serveti yalnizca kisisel hirslarini tatmin etmek için kullanmak, fakirleri göz ardi etmek ve tüm bu yaptiklarini da mesrulastirmak isteyenlerin, Evrim'i ayakta tutmak için çaba göstermeleri dogaldir elbette. 

ABD'de Darwinizm'in desteklenmesi için en büyük finansal ve sözlü destekleri verenlerin basinda Rockefeller ve Carnegie gibi büyük kapitalist hanedanlarin yer alisi, bu noktada oldukça dikkat çekicidir. Bu iki hanedan tarafindan kurulan Rockefeller Foundation ve Carnegie Institution gibi vakiflar, simdiye dek düzenlenen Evrim arastirmalarina çok büyük finansal destekleri vermislerdir. The Hidden History of Human Race adli kitaplarinda bu konuya deginen Michael A. Cremo ve Richard L. Thompson, Carnegie Institution'in, bu destegi sürdürürken aslinda "dini kökenli eski kozmolojilerin yerini alma iddiasindaki bilimsel kozmolojik vizyonun" zaferini amaçladigini vurgularlar. Rockefeller Foundation, da ayni "materyalist kozmoloji"yi desteklemekte ve "Tanri ve ruh kavramlarini mitolojinin dünyasina sikistirmaya çalisan modern medeniyetin ilerletilmesi" misyonuna hizmet etmektedir.

Bunun nedenini görmek ise pek zor degildir: Kapitalizm, sadece maddeyi deger sayan bir felsefenin üzerine kurulu oldugu ve insani "kendi kaderinin yaraticisi" saydigi için, Ilahi dinlerin verdigi ahlak anlayisini benimseyen bir toplumda barinamaz. Bu ahlak anlayisina savas açmanin en "bilimsel" yolu da Evrim teorisinden geçmektedir. Kapitalizmin global bir egemenlige sahip oldugu çagimizda, Evrim teorisi bu nedenle "global resmi ideoloji"nin çok önemli bir parçasidir. Global yalanlar, ayakta kalmak için yine global yalanlara ihtiyaç duymaktadirlar. 

Bu global yalani ayakta tutmak için kullanilan iki önemli unsur ise "bilim adamlari" efsanesi ve medyadir.

Ambalajli Yalanlar

Evrimciler medyanin "beyin yikama" programinin kendilerine verdigi avantaji iyi kullanirlar. Pek çok kisi Evrim'in var olduguna öyle inandirilmistir ki, Evrimciler ne yazarsa yazsin, "nasil" ve "neden" gibi bir soru akillarina gelmez. Bu nedenle de Evrimciler yalanlarini, biraz süslü bir ambalajin içine koydukta sonra, kolayca inanilir kilabilmektedirler. 

Örnegin en "bilimsel" Evrimci kitaplarda bile, Evrim'in en büyük çikmazlarindan biri olan "sudan karaya geçis" asamasi, çocuklari bile inandiramayacak bir basitlikte anlatilir. Evrim'e göre, hayat suda baslamistir ve ilk gelismis havyanlar baliklardir. Teoriye göre, nasil olmussa olmus (!), bir gün bu baliklar kendilerini karaya dogru atmaya baslamislardir! (Buna neden olarak çogu kez kuraklik gösterilir.) Ve yine teoriye göre, karada yasamayi seçen baliklar, nasil olmussa olmus, yüzgeç yerine ayaklara, solungaç yerine de cigerlere sahip olmuslardir! 

Çogu Evrim kitabi, bu büyük iddianin "nasil"ina hiç girmez. En "bilimsel" kaynaklarda, "ve sudan karaya geçis gerçeklesti" gibi anlamsiz bir cümle ile bu iddianin garipligi gözlerden saklanir.

 Acaba bu "geçis" nasil gerçeklesmistir? Bir baligin sudan çiktiginda bir-iki dakikadan fazla yasayamadigini biliyoruz. Evrimcilerin iddia ettigi gibi bir kuraklik yasandigini ve baliklarin zaruri olarak karaya yöneldiklerini kabul edersek, bu durumda baliklarin basina ne gelmis olabilir? Cevap açiktir: Sudan çikan baliklarin hepsi bir-iki dakika içinde teker teker ölür. Bu is isterse on milyon yil sürsün, cevap yine aynidir: Baliklarin hepsi teker teker ölür. Kimse çikip da, "belki de bu baliklardan bazilari dördüncü milyon yilin sonunda, sudan çikip tam can çekistikleri anda birden bire akciger sahibi olmuslardir", diyemez. Çünkü bu, çok açik bir biçimde, mantik disidir. 

Ancak Evrimcilerin iddia ettigi sey tam olarak budur. "Sudan karaya geçis", "karadan havaya geçis" ve daha milyonlarca sözde "siçrama" bu mantiksiz açiklama ile sözde açiklanmaktadir. Göz, kulak gibi son derece karmasik organlarin nasil olustuguna ise, Evrimciler hiç deginmemeyi kendileri açisindan daha yararli bulmaktadirlar. 

Evrimcilerin bu hayali dönüsümleri delilledirmek için kullandiklari "ara geçis formu fosilleri" ise birer sahtekarlik ve çarpitma örnegidirler. Örnegin Evrimciler tarafindan yaklasik 70 milyon yil önce soyu tükenmis bir canli olarak tanitilan ve sudan karaya geçis formu olarak gösterilen Coelacanth (Rhipitistian Crossopterigian) adli balik, Evrimcilerin büyük saskinligi altinda, 1939 yilinda Madagaskar açiklarinda canli olarak bulunmustur. Ayni balik daha sonra açik denizlerde 50'ye yakin kez yakalanmistir. Ve görülmüstür ki, baligin "ara geçis formu" olarak tanitilmasina neden olan organlari (iç kulak girintileri, bas tipli omurgasi ve yüzme kesesi) hiç de "ara geçis formu" olacak özelliklere sahip degildir.

Ayni durum, "ara geçis formu" olarak gösterilen diger tüm fosiller için de geçirlidir. Evrimcilerin bu konuda yaptiklari bazi "itiraf"lar, oldukça çarpicidir. Örnegin ünlü dogabilimci A. H. Clark, söyle der: "Madem ki biz fosil veya yasayan büyük gruplar arasinda geçis gösteren en ufak bir delile sahip degiliz o halde, böyle ara tiplerin hiç bir zaman olmadigini kesinlikle kabul etmemiz gerekir."

Taninmis bir genetikçi ve evrimci olan Richard B. Goldschimdt ise, "ara geçis formu" diye bir seyin olmadigini itiraf ettikten sonra, türlerin "birden bire ortaya çiktiklarini" söyle kabul ediyor:  "Pratikte bütün bilinen familyalar görünen herhangi bir geçis formu olmaksizin aniden ortaya çikmaktadir." Ve açiktir ki, "birden bire ortaya çikmak" demek, yaratilmak demektir.

Evrimciler bilimsel platformlarda açikça maglup durumdadirlar, fakat sokaktaki adami "bilimsellik" ambalaji ile kandirmak onlar için kolaydir: Sudan karaya geçisi temsil eden hayali bir resim çizersiniz, sudaki hayvana, karadaki "torununa" ve aradaki "ara geçit formu"na (ki bu hayali bir hayvandir) Latince isimler uydurup takarsiniz. Sonra da ambalajli yalani yazarsiniz: "Eusthenopteron, uzun bir Evrim süreci içinde önce Rhipitistian Crossoptergian'a, sonra da Ichthyostega'ya dönüstü". Bu "havali" cümleyi bir de kalin gözlüklü, beyaz önlüklü bir "bilim adami"na söyletirseniz, artik pek çok insani pesinen ikna etmis olursunuz. Çünkü evrim düsüncesini insanlar arasinda yaymayi kendisine görev kabul eden medya, ertesi gün dünyanin dört bir yaninda bu büyük bulusu büyük bir heyecanla insanlara müjdeleyecektir. Medyanin kendisine gösterdigi dünyadan baska bir dünya tanimayan çogunluk açisindan, bu "büyük delil", Evrim'e inanmak için yeter de artar bile...

Bir baska ambalajli yalan, Evrimciler tarafindan yapilan "rekonstrüksiyon" çizimlerdir. Evrimci yayinlara baktiginizda bu çizimlere bolca rastlarsiniz. Çizimlerde yari insan-yari maymun yaratiklar, çogu kez "ailece", yer alir. Killi vücudlara, hafif egik bir yürüyüse, maymun-insan karisimi bir yüze sahip olan bu yaratiklar, Evrimci "bilim adamlari" tarafindan sözde bulunan fosillerden yola çikilarak çizilmislerdir. 

Oysa bu çizimlerin hiç bir anlami yoktur. Çünkü bulunan fosiller, yalnizca canlinin kemik yapisi hakkinda bilgi verir. Bu fosillerden yola çikarak bulunan canlinin vücudunun ne derece "killi" oldugu hakkinda bir fikir yürütülemez. Ayni sekilde, canlinin burnu, kulaklari, dudaklari saçlari hakkinda da hiç bir bilgi bulunamaz. Oysa Evrimciler, çizimlerde en çok burun, dudak ve kulak gibi organlari yari insan-yari maymun seklinde göstermektedirler. 

Bu yolla, normal bir insan kafatasina da maymun burnu, kulagi ve dudagi ekleyip hayali bir ara geçit formu elde edebilirsiniz. 

Nitekim Evrimciler bu konuda o denli "bol keseden" atmaktadirlar ki, ayni kafatasina birbirinden çok farkli yüzler yakistirilabilmektedirler. Örnegin Australopithecus Robustus (Zinjanthropus) adli fosil için çizilen birbirinden tamamen farkli üç ayri rekonstrüksiyon çizim, bunun ünlü bir örnegidir. Bir domuz disinden yola çikilarak "bulunan" ve ailesi ile birlikte yari insan-yari maymun bir görünümle çizilen hayali Nebraska Adami da, Evrimcilerin hayal gücünün ne denli gelismis oldugunu gösteren bir baska örnektir. 

Ama bu hayali çizimler, pek çok insan açisindan evrime inanmak için oldukça doyurucu bir kanittir. "Koskoca" bilim adamlari, bu tablolari kafalarindan uyduracak degildirler ya!...

Oysa sözkonusu bilim adamlari bu tablolari tam anlamiyla "uydurmakta"dirlar. Çünkü evrim, hiç bir somut (ampirik) bulgu tarafindan dogrulanamayan bir mantiksal kurgudan baska bir sey degildir. Bu kurgunun bir buçuk yüzyildir dünyanin dört bir yaninda kesin bir dogru gibi insanlara propaganda edilmesinin nedeni ise, din-disi ideolojik sistemlerle yönetilmekte olan modern dünyadir. Bu dünyanin ideolojileri, bu yazidizisi boyunca inceledigimiz gibi, kendilerine mesruiyet saglamak için Darwinist kavramlara ihtiyaç duymaktadirlar ve bu nedenle bu büyük aldatmacayi ayakta tutmaya devam etmektedirler.