12 Mart'tan Bugüne...

Dr. Orhan DÖRTTEPE

II. Dünya Savaşı sonrası, emperyalizm sömürü yöntemlerinde yeni bir dönemin açılışını ilan etti. Ülkemiz için de yeni bir süreç başladı. Yeni-sömürgecilik rüzgarları 1946'dan sonra giderek şiddetlendi ve ülkemizi de etkisi altına almaya başladı. IMF, Dünya Bankası, OECD gibi finans kuruluşları; Phillips, Ford, MAN, General Electric, ITT, Kamatsu, Caterpillar, Mobil vb. gibi tekeller günlük yaşamımızın ayrılmaz birer parçası haline geldiler.

1946'den başlayarak, emperyalizm ülkemize IMF olarak, yabancı şirketler olarak girdi. Yaptığı yatırımlarla ekonominin denetimini eline geçirerek, yarattığı işbirlikçileriyle sömürünün, baskının, işsizliğin, açlığın ve yoksulluğun kaynağı oldu.

Emperyalizmin ülkeye girişi iktidardaki işbirlikçilerinin çıkardığı yasalarla kolaylaştırıldı; önündeki engeller bir bir kaldırıldı. Ülke emperyalist tekellerin rahatlıkla at oynatabileceği bir alan haline getirildi.

1954 yılında Bayar-Menderes kliğinin DP hükümeti tarafından çıkarılan 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası ile yabancı sermaye artık -bir iki istisna dışında- yerli sermayeye açık tüm alanlarda faaliyet göstermeye başladı. Bu yasayla yabancı sermayenin kâr transferleri önündeki engeller kaldırıldığı gibi, sermayenin nakit sermaye dışında kalan patent, lisans, yedek parça, makine ve teçhizat, teknik eleman gibi diğer bileşenleri biçiminde de gelebileceğini kabul ederek emperyalizmin yeni-sömürgecilik politikasının gerekleri yerine getirildi. Yine aynı yıl çıkarılan Petrol Yasası ile de petrolde devlet tekeli kaldırıldı, bu alan da emperyalist tekellerin yağmasına açıldı.

Oligarşi bu yasaları çıkararak ülkede yeni-sömürgeciliğin gereklerini yerine getirmeye çalışırken, bunları layıkıyla yerine getirebilmek için bu yasaların hazırlanmasına emperyalizmin uzmanlarını etkin bir biçimde katıyordu. Yabancı Sermaye Yasası ABD'nin Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı C. B. Randall'ın yoğun çabalarıyla hazırlandı. Petrol Yasası'nı petrol şirketlerinin avukatı Max Ball bizzat kotardı. Bunlar çıkarılan yasaların emperyalist tekellerin çıkarlarına en uygun koşulları gözetmesine çalıştılar.

Türkiye'ye giren yabancı sermayenin içinde 1960'lı yıllara kadar olan dönemde nakit sermaye oranı yeni-sömürgecilik politikasının bir gereği olarak % 17 oranındaydı. Ki bu oran daha sonraki yıllar daha da düşmüş, sermayenin diğer bileşenlerinin oranı ise giderek yükselmiştir. (1963'ü izleyen yirmi yıl içinde 1046 lisans anlaşması imzalanmıştır. Ülkemiz zenginliklerini yağmalayan ülkeler içinde Federal Almanya 312 lisans anlaşmasıyla başı çekerken bunu 133 anlaşmayla ABD, 103 anlaşmayla İngiltere izlemektedir.)

Emperyalizm ilk yıllarda ağırlıkla dokuma, tütün, gıda ve içki gibi tüketim sanayi yatırımlarına yöneldi. 1963 yılında yabancı şirketlerin %23'ü gıda, içki, tütün üretiminde, %17'si tekstil sanayiinde faaliyet gösteriyorlardı. Ama bu oran giderek değişmiş, yatırımlar tüketim sanayiinden dayanıklı tüketim mallarına kaymıştır.

(1963-1972 yılları arasında yabancı özel sermayenin %22.8'i ilaç, %19.8'i kauçuk, %17.5'i elektrik-elektronik ve %11.5'i de madeni eşya ve makine alt sektörlerine yatırıldı. Gıda sanayii payı %7.2, taşıt araçlarının ise %3.5 dolayında oldu. 12 Mart darbesini izleyen süreçte ise, yabancı özel sermaye içinde taşıt araçlarının payı %27.85'e ulaştı. Bunu sırası ile (ilaç dahil) kimya sanayii %18.90 ile, elektrik makineleri ve elektronik %12.8 ile ve kauçuk %9 ile izledi.)

Yabancı sermaye ülkeye giriş yıllarından sonra faaliyet alanlarını ve yatırımlarını, ülkedeki gelişmelere, pazarın genişlemesine bağlı olarak kendisi açısından en kârlı alanlara doğru kaydırdı, kârlarına kâr kattı. Her yıl yabancı sermaye önemli miktarda kârı ülkemizden dışarıya transfer etti. (Ülkeye 1963-67 döneminde 115, 1968-72 döneminde 183, 1973-77 döneminde 362 milyon dolarlık yabancı sermaye ülkeye girerken, bunlara karşılık sırasıyla 74, 168 ve 342 milyon dolar kâr transferi olarak emperyalist tekellerin kasalarına aktı.) Görüldüğü gibi kâr transferlerinin gelen sermayeye oranı giderek yükseldi. (Bu oran 12 Mart'ı izleyen ilk dönemde %95.6'ya ulaştı.) Emperyalist tekeller neredeyse yatırdığından fazlasını aynı dönem içinde geriye aldılar. Bu, sömürünün yoğunluk derecesini açıkça göstermektedir.

Emekçi halkın yarattığı değerlere el koyan, onları yoğun bir sömürüyle karşı karşıya bırakan emperyalist tekeller, ülkede yukarıdan aşağıya çarpık bir kapitalistleşme yarattılar. Halk, ''sanayileşiyoruz'', ''kalkınıyoruz'', ''falan tarihte falan ülkeye yetişeceğiz'' masallarıyla uyutuldu. Oysa gerçekler, anlatılan masallarla gizlenemeyecek kadar çıplaktı. Yaratıldığından bahsedilen sanayileşme, çarpık kapitalizmin, dışa bağımlılığın ta kendisiydi. Kendi başına yürümesi mümkün olmayan, bir hiç olan ''sanayileşme'' idi.

Çeşitli sanayi kesimleri için dışa bağımlılık gıda, içki, tütün üretiminde %21.2, dokuma ve giyimde %31.3, kağıtta %56.4, lastik ve plastikte %38, kimyada %70, madeni eşyada %48.8, makine imalatta %26.8, elektrik makinelerinde %34.6, taşıt araçlarında %55.2 oldu. Sanayideki bu dışa bağımlılığı, ithalattaki oranlara baktığımızda da görmek mümkündü. İthalatı oluşturan mallar içinde en önemli kalemler yatırım malları ile ara malları ve hammaddelerdir. Bunlar dışa bağımlı çarpık sanayinin çarklarının dönmesini sağlayan can damarlarıdır. (1963'de ithalat içindeki hammadde ve ara malların oranı %48.8, yatırım malları %45.8'di. Bu oran yirmi yıl içinde hammadde ve ara malları için 6.67 milyon dolarla %72.3, yatırım malları için 2.31 milyon dolarla %25.1 oldu.) Görülüyor ki, çarpık kapitalizmin çarklarını döndürecek ara malların ve hammaddelerin, ithalat içindeki payı giderek büyümüştür.

İşte bu çarpık dışa bağımlı yapının yürümesi, varlığını devam ettirmesi bu hammadde ve ara mal girdilerinin karşılanmasına bağlıydı. Aksi durumda ''sanayi''nin çarkları duracaktı. Anlatılan sanayileşme masalları, işte böyle bir sanayileşmeden söz etmekteydi.

İthal edilecek girdilerin ithalatının sürekliliğinin sağlanabilmesi için sürekli döviz gerekmekteydi. Çarpıklığıyla kendi kendini üretmekten yoksun olan bu yapı ancak dış kaynaklarla varlığını sürdürebilmekte, her yıl emperyalist ülkelerin ve finans kuruluşlarının kapılarında borç aranmaktaydı. (Bugün de pek değişen bir şey yoktur. Bu bir kısırdöngüdür. Her yıl yapılan borç ödemelerine rağmen borçlar hiç eksilmemekte sürekli artmaktadır. Eski borçların ödemeleri ancak yeni alınan borçların bir kısmıyla karşılanmakta, yani borç borçla ödenmeye çalışılmakta, diğer kısmıyla dış ticaret açığı kapatılarak ekonomi çarkları döndürülmeye çalışılmaktadır. Türkiye ekonomisinin döviz darboğazına her girişinde ölümcül sancılar içinde kıvranması bu yüzdendir. Bu yüzdendir halkımızın IMF, Dünya Bankası, OECD gibi kuruluşlarla tanışmaları. Bu yüzdendir, ikili anlaşmalarla alınan borç yükü altında halkımızın ezilmesi. Bu yüzdendir, ülkemizde doğan her çocuğun bin doları aşkın bir borç yükünü de sırtlanarak dünyaya gelmesi.)

DP iktidarı süreinde, yeni-sömürgecilik ilişkilerinin ülkeye yerleşebilmesi, ülkenin açık pazar haline getirilebilmesi için kaynağa ihtiyaç vardı. Emperyalizmin kat kat fazlasını götürdüğü ve halk dur deyinceye kadar götüreceği değerler karşılığında verdiği borçların hepsi, emperyalist tekellerin önünün düzlenmesi, ülkede tekellere elverişli koşulların yaratılması içindi.

Türkiye'de yeni-sömürgecilik ilişkilerinin ilk yansımalarından biri emperyalist sistemin finans kuruluşları olan IMF ve Dünya Bankası'na katılmak oldu. Emperyalizmin reçeteleri bu kuruluşlarca ülkeye empoze edildi. Türkiye IMF ile birçok Stand-By anlaşması yaptı. Tüm anlaşmaların sonucu ülkemizin hep yaşadığı enflasyon, hayat pahalılığının sürekli artması, halkın daha fazla yoksulluğa mahkum edilmesi oldu.

Emperyalist ülkelerin yeni-sömürge ülkeleri denetim altında bulundurmasını sağlayan IMF'nin Türkiye Masası Şeflerinden Woodward şöyle açıklıyordu: ''Bizi herkes, her ülke kendi içişlerine karışmakla suçluyor ve öyle görüyor. Ancak konunun iki yönü var. Biri uluslararası bankalar, diğeri başka ülkeler ve hükümetler. Bankalar paraları için güvence arıyorlar. Ve önemli bir güvence olarak bizi görüyorlar. Hükümetler ise başka bir yol izliyorlar. Hiçbir hükümet kalkıp size belli bir politikayı doğrudan önermez. Ama, bu önerileri gelip bize söylüyorlar, gidip şunları söyleyin diyerek. Bize empoze edilen politikaları da, biz size ve anlaşmaya oturduğumuz ülkelere empoze etmek, aktarmak zorundayız.'' (IMF Kıskacında Türkiye, 1946-1980, Yalçın DOĞAN, s.18)

İşte, işlevleri kendi ağızlarından açıkça dile getirilen bu finans kuruluşları, emperyalist tekellerin istemleri doğrultusunda yeni-sömürge ülkeleri yönlendiriyorlardı. Bunlarla yapılan anlaşmalar sonucu elde edilen borç ve krediler yine tekellerin yönlendirdiği alanlara akıyordu.1950'lerden sonra başlayan yol, baraj ve liman gibi altyapı yatırımlarının hızla artmasının nedeni işte buydu. Bu krediler yine emperyalist tekellerin ülkeye girişini kolaylaştırmak için harcanmıştı. Çarpık yapısıyla emperyalizme göbeğinden bağımlı, dış krediler olmadan çarklarını döndüremeyecek olan sanayi, sürekli artan borçlarıyla emperyalizmin denetimine her geçen gün daha çok girmiştir. Ekonomiyi kendisine bağımlı hale getiren ve borçlar olmadan işlemeyeceğini bilen emperyalizm dayatmalarını rahatlıkla yapabilmiştir. (1960-69 döneminde alınan 2.7 milyar dolar dış borcun 1.4 milyar doları borçlarla ilgili yapılan ödemelerle iade edilmiştir.)

Ülkenin hapsedildiği bu kısırdöngüdeki sömürü oranı o kadar yoğundur ki emperyalist ülkelerin belirlediği dünya ortalamalarının dahi üstündedir. Emperyalist finans kuruluşlarından biri olan Dünya Bankası'nca dış borç ödemelerinde kabul edilen sınır, ihracat gelirlerinin %15-20'si iken, 1960-70 döneminde Türkiye'deki borç ödemelerinde bu oran ihracatın %32'sini oluşturmuştur.

* * * * * * * * *

12 Mart darbe ve açık faşizmini doğuran nedenler, bir yandan tekelci sanayi sermayesi kesiminin giderek egemenleşmesi ile oligarşi içi çelişkilerin vardığı savaşım boyutuna, öte yandan da mevcut duruma karşı yükselen devrimci-demokratik halk muhalefetine bağlanabilir.

Emperyalizmin, özelde de Amerikan emperyalizminin 1967'lerde iyice keskinleşen krizi, doğrudan yeni-sömürgesi Türkiye'ye de yansımış, ulusal kriz derinleşmiştir. ABD emperyalizmi içine düştüğü krizi gidermek için bir yandan ekonomisini askerileştirirken, diğer yandan bu özelliğine bağlı olarak dünya çapında saldırganlığını artırmış, ülkemizde sınıf mücadelesinin yükselmesiyle birleşen kriz, açık faşist koşulları davet etmiştir.

12 Mart 1971'de Süleyman Demirel hükümetini devirerek yönetim çarkını ele geçiren Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları değil, onları yalnızca halkı ezmek için kullanan sanayi sermayesi oldu. 1945'lerde başlayan devlet kurumlarının faşistleşme süreci, 1950 karşı-devrimiyle zaten hız kazanmıştı. Sömürge tipi faşizmin kapalı icrası 1971'de yerini açık icraya bırakarak, devlet doğrudan oligarşinin aleni faşist baskı kurumu ilan edilmiştir.

Emperyalizm, sömürü düzenini uzun erimli sürdürmek için, mümkün olduğu ölçüde bunu, yüzünü gizleyebileceği bir parlamentoyla yapmayı yeğlemiştir. Bu biçimin artık çözüm olmadığı koşullarda ise faşist cuntaları örgütlemekten de hiç çekinmemiştir. 12 Mart öncesi AP iktidarına da bu genel tavrıyla yaklaşmıştır. Bir yandan Demirel'e tekelci burjuvazi lehine bir dizi ekonomik tedbir önerirken, aynı zamanda, bunun artık olamayacağını gördüğünden, orduya davetiye çıkarmayı sürdürmüştür. AP, parti olarak hem tekelci burjuvazi, hem toprak ağaları, hem de tefeci-tüccarın, yani Anadolu eşrafının hamisi görünümündeydi. Bu nedenle salt tekelci burjuvazi ve emperyalizmin isteklerini, oligarşi içi diğer sınıfların çıkarlarına rağmen olduğu gibi karşılayamazdı. Bu nedenle oligarşi, sivil yüzü AP'yi bir kenara koydu, 12 Mart günü muhtırayı dayatacak komutanları örgütledi.

12 Mart'ın işkenceci generallerinden Faik TÜRÜN, 1986 yılında, Tercüman gazetesinde yayınladığı anılarında, Kore'de 1950'li yıllarda komünistlere karşı savaşım verdiğini,1970'li yıllarda ise aynı savaşı Türkiye'de verdiğini belirtirken, aslında 12 Mart cuntasının, kendi nezdinde sınıf mücadelesindeki tavrını ortaya koyuyordu.

12 Mart muhtırası ile işbirlikçi tekelci burjuvazinin güdümüne sokulan ordu, bizzat emperyalistlerin direktifiyle, Türkiye halkına karşı sanki bir savaş açtı. Bu öyle bir savaştı ki, devrimciler, yurtseverler, aydınlar ve emekçiler katlediliyor, işkenceden geçirildi ve cezaevlerine dolduruldu. Balyoz harekatı adı altında binbir çeşit faşist terör ve gözdağı politikası uygulandı. 12 Mart açık faşizminden herkes nasibini aldı. İşçiler, öğrenciler, aydınlar işkence gördü, tutuklandı. Demokratik örgütler ya kapatıldı ya da ağır baskı koşulları altında tutuldu. Yetmedi; muhtırayı dayatan komutanlar, ordu içindeki ilerici komutanları tasfiye ettiler, cezaevlerine kapattılar, silah arkadaşlarına işkenceler yaptılar.

12 Mart ile birlikte, ülkedeki sınıflar bileşkesinde de tam bir değişiklik oldu. Burjuvazi ile Kemalistler arasındaki göreli denge bozuldu ve sermaye tam anlamıyla tüm devlet kurumlarına egemen oldu. 16 Mart günü başlayan ordu içi temizlik, Kemalistlerin en güçlü oldukları kurum olan ordudan tasfiyeleri ve ardından işkenceye ya da hapise alınmaları ile noktalandı. Bundan sonra örgütlü gücü yok edilen Kemalistler, ordu ve bürokraside varlıklarını tek tek koruyabilmiş olsalar bile bunun demokratik devrimci bir yapılanmaya omuzdaşlıkları ya da sınıf mücadelesi açısından hiçbir önemi kalmadı. 12 Mart darbesi, yalnızca tekelci sermayenin egemenliğini ekonomik anlamda pekiştirmeye değil, ayni zamanda anti-emperyalist ve anti-kapitalist mücadelenin paydaşı Kemalistleri de ordu ve bürokrasiden temizlemeye hizmet etti. Küçük-burjuva radikallerinin tasfiyesi ile birlikte, ordunun tam bağımsızlıklı ve anti-emperyalist geleneği de budandı.

Sonuçta 12 Mart'la birlikte, tekelci sermaye ve işbirlikçisi olduğu emperyalizm, ordu ve bürokrasi içinde, Kemalistlere yönelik operasyonlarını tamamlayarak tümüyle devlet cihazına egemen oldu. Tüm toplumculara ağır saldırılarda bulundu. İşkenceye aldı, hapise tıktı, idam etti, öldürdü. Dvletin faşistleştirilmesi ve yetkinleştirilmesi doğrultusunda hayli mesafe aldı. Ne ki 12 Mart yine de tekelci sermaye bakımından tamamlanamamış bir operasyon olarak kaldı. Gerek kendi iç çelişkileri, gerekse de devrimci muhalefetin boyutlarının ileri olması sonucu, programını tümüyle hayata geçiremedi. 1961 Anayasası'nın tümden değiştiremedi. Siyasal partileri, parlamentoyu, sendikaları kapatamadı. Topluma tek yönlü bir yazgı koşullamayı başaramadı. 12 Mart'ta yarım kalan bu operasyon, 12 Eylül'le tamamlanmaya koyuldu ve açık faşizm uygulamaları kurumsallaştırıldı. Halkın topyekün depolitizasyonunu gündemlendi.

* * * * * * * * *

Tüm bu olup bitenleri bir bir kavradığımız bugün, 12 Mart muhtırasından otuzdört, 12 Eylül darbesinden yirmiüç yıl sonra, tekelci sermaye ve işbirlikçisi emperyalizm tarafından ülkenin neredeyse teslim alınmamış hiçbir toplumsal alanı, sefilleştirilip işsizliğe mahkum edilmemiş hiçbir emekçi katmanı, bölünüp dağıtılıp şu ya da bu azınlığa peşkeş çekilmesi planlanmamış hiçbir ulusal toprağı kalmamışken, depolitizasyon örtüsünü üzerlerinden bir türlü atamayanlar, emperyalizmin işbirlikçilerinin -dolaylı ya da dolaysız- işbirlikçileri değillerdir de nedirler?

Efendim?

www.katman.info

 -----------------------------------------------------------------------

 

Askeri Darbeler Üzerine

Talat TURHAN

Türkiye Cumhuriyeti'ndeki birçok şey gibi, darbecilik gelene­ği de Osmanlı İmparatorluğu 'ndan miras kalmıştır. Osmanlı 'nın son döneminde baş gösteren illegal örgütlenmeler, İttihat Terakki Fırka­sı çatısı altında toplanmış, "Babıali Baskını" olarak adlandınlan olayla bu gelenek.başlamıştır. Mustafa Kemal ve İsmet Bey'in de o dönemde darbecilerle birlikte olduklarını görmekteyiz. İnönü daha sonraki yıllarda yaptığı bir söyleşide şöyle diyordu: "Orduda darbe heveslileri tükenmez. Genç subaylar her gün hükümet kurar, hükü­met devirirler. Biz de Mustafa Kemal' le, yüzbaşıyken, darbe planla­rı yapardık. Bu olur. Toplum bir çatışmaya, bir gerginliğe gittiği zamanlarda, bu artar. O zamanlarda subabı biraz açıp tahliye etmek lazım. Toplum rahatlarsa, onlar da darbe yapamaz."

Mustafa Kemal dehası ile darbecilikten Kurtuluş Savaşı kahra­manlığına yükselmeyi başarmış ve kendi döneminde Türk SilahlıKuvvetleri'nde darbe yapmak düşüncesi hiç kimsenin aklına bile gelmemiştir.

TSK bünyesinde darbe yapmak amacıyla ilk kez başlatılan ör­gütlenmenin tarihi 1943 'tür. Bu örgüt içinde bulunanlardan, Cemal Tural* (sonradan örgütten aynıdı), Naci Aşkun**, Necip San*** sayılabilir. Bilindiği gibi, 1943 yılında İsmet İnönü "Milli Şef" ün­vanını taşıyan bir Cumhurbaşkanıydı ve de çok partili döneme ge­çilmemişti. TSK'nın tümünün koşulsuz olarak İnönü'nün arkasında olduğu Böylenegelmiştir. Oysa ki, 1943 yılında darbe yapmak için örgütlenenlerin amacı İnönü diktasına son vermekti. 1946' da çok partili döneme geçiş, 1950'de de DP'nin iktidar olması ile bu kişi­ler amaçlarına ulaştıkları için örgütlerini dağıtmışlardır.

1954'ten itibaren DP'nin diktaya gitme özlemi karşısında da gene aynı amaçla örgütlenen subaylar 27 Mayıs'ı yapmışlardır. 27 Mayıs'tan önce ABD, bir darbe geleceğinin farkındadır. Yandaşı olan Menderes iktidarını darbeden habersiz kılarak bir anlamda so­nunu hazırlamıştır. 27 Mayıs'tan sonra ABD, başlangıçta darbenin ne yanında ne karşısında olmayı yeğlemiştir. Zaman içerisinde, genç subaylardan oluşan Milli Birlik Komitesi'nin tümüne egemen olamayacağını algılayınca, hareketi parçalamak için yerli işbirlikçi­lerin de katkısıyla her yolu denemiştir. Tüm bu olumsuzluklara kar­şın 1961 Anayasası ABD emperyalizminin çıkarlarına ters düştüğüiçin ABD yanlısı partilerce boy hedefi seçilmiş, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980'de tümüyleAmerikan güdümünde 1961 Anayasası orta­dan kaldırılmıştır.

Darbecilik geleneğine ABD işbirlikçisi olarak sahip çıkanlar bulunduğu gibi, iktidarın tutumunu beğenmeyen kişiler vatan-millet kurtarma amacıyla yola çıkmakta, sonuçta ABD emperyalizminin çıkarlarına daha fazla hizmet eden bir düzen getirilmektedir.

80'li yıllardan bu yana, darbe tartışmalan Türkiye'nin gündemi­ni oluşturmaktadır. 1989 yılında yine böyle bir tartışma başlamıştı. O zamanki görüşlerimizi ayrıntıyla açıklamıştık.2 Bu kez yeniden ülke gündemine giren darbe olasılığının TBMM Başkanı Hüsamettin Cin­doruk başta olmak üzere, toplumun her kesiminde tartışılır hale gel­mesi, kuşkusuz "havanda su dövmek" olarak nitelenemez. Kanımız­ca, emir-komuta zinciri dışında darbesel bir örgütlenmenin duyumu­nu alim ilgililer darbecilerin cesaretini kırmak ya da onlan hazırlıksız darbeye itmek suretiyle bu tehlikeyi önlemeyi düşünmüşlerdir.

Türk Ceza Kanunu'na göre darbeye teşebbüs suçtur. İktidarın üzerindeki '''devlet üzerinde devlet" varlığını her geçen gün büyü­terek sürdürdüğünden, iktidar bu zaafiyet içerisinde darbe teşebbüs­çülerinden hesap sorma yerine, onları korkutmayı, cüretlerini kes­meyi yeğlemektedir.

Aslında askeri darbelerin anavatanı Latin Amerika'dır. Oradaki darbeleri Simon de Bolivar'dan başlayarak Monroe Doktrini'ne ka­dar, Monroe Doktrini'nden 2. Dünya Savaşı sonuna kadar, 2. Dünya Savaşı'ndan da günümüze değin üç ana başlık halinde incelememiz olanaklıdır. Bu türlerden özellikle sonuncusunun Türkiye ile çok be­lirgin koşutluğu bulunmaktadır. çünkü; bu dönemde (1945 sonrası) dünya genelinde bir kaç istisna dışında tüm askeri darbeler Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hizmet için düzenlenmektedir. ABD as­keri darbelerin kuramını geliştirip, hegemonyası altına aldığı ülkele­re ihraç etmekle kalmayıp bu amaçla GLADYO türü yeraltı örgütle­ri kurup, finanse ederek denetiminde tutmaktadır. Tüm NATO ülke­leri yanında İsviçre, Avusturya ve İsveç gibi ülkelerde de bu tür ör­gütlerin varlığı 1990 yılında tüm açıklığıyla ortaya çıkmıştır. Geliş­miş Batı ülkelerinde komünist bir istilayı ya da iktidarı engellemeye yönelik bu tür örgütler, demokrasi geleneği yerleşmemiş ülkelerde ABD yanlısı askeri darbelerin oluşması için ortam hazırlamak, darbe sonrasında da onu yaşatmak gibi bir işleve sahiptirler.

Türkiye'de 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 tarih­lerinde üç askeri darbe yaşandı. Bu süreç içerisinde yaşanan, açığa çıkan ya da çıkmayan bir sürü darbe girişimini şimdilik konumuzun kapsamı dışında tutuyorum.

27 Mayıs'tan sonra ABD'nin Türkiye Büyükelçisi olan Fletc­her Warren'ın gözlemlerine dikkat çekmek istiyorum.' Warren'ın ilk saptaması "Türk Ordusu'nun darbeci olduğu" şeklindedir. O gün­den bugüne yaşanan süreç Warren'ı doğruladığı gibi, Latin Ameri­ka laboratuvarında Prononciamento diye tanımlanan askeri darbele­rin zincirleme reaksiyonu, oranın pratiğiyle de doğrulanmaktadır. Bazı çevreler bu konuda tüpten çıkan diş macununun tekrar tüpe so­kulamayacağı şeklinde bir tanımlama ile soruna ışık tutmayı yeğle­mektedirler; onlar da gözlemlerinde haklıdırlar.

Warren'ın raporuna dönelim. Ona göre, 27 Mayıs'tan sonra ku­rulan Milli Birlik Komitesi "çok genç, tecrübesiz ve üstlendiği mis­yondan başı dönmüş bir grup" olarak nitelendirilmekte ve "şu anda­ki işlerimizden biri de, MBK içindeki kilit kişilerin kimler olduğu­nu araştırmaktır" denilmektedir. ABD Büyükelçisinin bu sözlerinin yer aldığı raporun tarihi 11 Ağustos 1960'tır. Yani darbeden 2,5 ay sonra bile ABD Büyükelçisi MBK içinde adam aramaktadır. 27 Ma­yıs'a, ABD'nin yerli işbirlikçilerinin karşı çıkmalarındaki temel öge kanımızca bu hareketin ABD'nin bilgisine karşın onun kontrolu dı­şına çıkmasıdır.

Warren MBK, Hükümeti 'ne "ortalarnanın üstünde" not verdikten sonra kabinede ABD 'nin bazı yakın dostlarının bulunduğunu, kabine üyelerinin arasında eğitim, ticari ve ideolojik bağlarla ABD'ye meyletmiş üyeler bulunduğunu, geçici hükümetin ABD'ye Menderes Hükümeti kadar yakın olmayacağını, hükümet içinde ABD'ye karşı şüphe ci bir eğilimin bulunduğunu belirtiyor ve "Men­deres döneminde hiç karşılaşmadığımız ölçüde sıkıntı ve güçlükler yaşayacağız" şeklinde kanısını dile getiriyor.

1960'lardan 1980'lere kadar uzanan askeri darbeler dönemine yüzeysel bakıldığında kuşkusuz sayısız gerekçeler bulunabilir. Ama; Warren'ın da belirttiği gibi temel neden Türkiye'nin düzeni­nin her anlamda ABD'nin dümen suyuna oturtulmasıdır. Bu amaçla daABD'nin kontrolü altına aldığı ülkelerdeki uzun erimli son hede­fi, o ülkelerin iktidarlarının, muhalefetinin ve bürokrasinin sivil ve asker kanadının ABD işbirlikçilerinden oluşmasıdır. Kuşkusuz bu yargımızı ekonomiden soyutlamak da olanaksızdır. Dünya genelin­de Sosyalist Enternasyonal ütopik bir teoride kalmasına karşın gü­nümüzde Kapitalist Enternasyonalizm altın çağını yaşamaktadır. Bu amaçla yıllardan bu yana azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri dünya kapitalizmine entegre edilmeye çalışılmaktadır. Günümüzde aynı yöntemler dünkü sosyalist ülkeler içinde uygula­maya konulmuştur.

Demokrat Parti iktidarından bu yana ABD güdümüne sokulma­ya çalışılan Türkiye ekonomisi, Dünya Bankası ve IMF reçeteleri doğrultusunda birçok kereler operasyona alındı. Ancak, bunların içerisinde en önemli olanı kanımca 24 Ocak 1980 tarihinde Demi­rel iktidarınca alınan ekonomik kararlardır. Eğer ABD, Demirel iktidarında bu kararları uygulama gücünü görseydi büyük bir olasılık­la 12 Eylül Darbesi'ne vize vermezdi. Askeri darbe ve ondan sonra kurulan yapay demokratik düzen Türk Halkı'na serbest piyasa eko­nomisi diye yutturulurken ülkemizin, ABD'nin kucağına oturma sü­reci tamamlandı. Bu olguyu tehlikeye sokacak her girişimin ABD açısından bir darbe nedeni olabileceğini kesinlikle iddia edebiliriz.

ABD ve Batı dünyası yanında Japonya da Türkiye'deki serbest teşebbüs ve serbest pazar sisteminden emin bulunmaktadır. Nitekim Japon iş Konseyi Delegasyon Başkanı Ryoichi Kawai bu hususu 1989'da dile getirmiştir.

Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı başarmış, tüm olumsuz koşullara karşın bağımsızlığını uzun süre korumuş ve o koşullarda ekonomisini kalkındırmış onurlu bir ülkedir. Bu ülkeyi her anlamda bağımlılık batağına itmekte çıkar umanlar ülkemizdeki bugünkü ka­osun gerçek sorumlularıdırlar. Hiçbir olguyu seçeneksiz düşüneme­yeceğimize göre kanımca serbest piyasa ekonomisini de seçeneksiz olarak dünya halklarına yutturmaya kalkmak aymazlıktır. 1989' da ABD'de Georgetown Üniversitesi'nde düzenlenenbir panelde Ce­zayir, Mısır ve Türkiye için üçlü ekonomik birlik ve çözüm olarak "Uluslararası ekonomik ilişkilerde yeni bir model geliştirilmesi" önerilmiştir. Pek yakın bir tarihte serbest piyasa ekonomisi modeli­nin teorisyeni olan Milton Friedman kendi modelini eleştirirken, Türkiye'nin iktidanyla, muhalefetiyle ve bilim çevreleriyle bu mo­dele teslim olması, hiyanet olmasa bile tarihsel bir yanılgı olarak de­ğerlendirilmelidir.

Prof. Dr. Mümtaz Soysal açıklamaya çalıştığım bu olguları 1988 yılında yayınlanan bir makalesinde dile getirmektedir.

"Güney Amerika Toplumları' nı için için yiyen, kemiren çöküş Türkiye' de de başlamıştır Türkiye' deki kronik darbe tartışmalarının tam şu sırada yeniden başlaması rastlantı değildir. IMF ve onun ar­kasındaki uluslararası büyük sermaye, Latin Amerika' da gösterdiği büyük başarıyı burada da gösterip Türkiye'yi de "Darbeler ülkesi" durumuna sokmayı başardı... IMF, sosyal güvenliğin zaten zayıf ol­duğu toplumlarda sosyal güvenlik giderlerinin daha da kısı/masınısavunup toplumdaki uçurumları büyütür... Yüzeydeki görüntüler ve yaşanan olaylar ne olursa olsun ortaya çıkan bu bunalım provası­nın temelinde ekonomik modelin iflası yatıyor."

Yine o dönemde bir panelde görüş açıklayan Prof. Dr. Memduh Yaşa: "Gelir dağılımı ile sosyal farklılıklann arttığını" belirtmiş ve "uçurumun kenanna geldiğimizi, bir sabah 03.00'te radyodan anla­nz" deyince, konuşması, DGM tarafından soruşturmaya alınmıştır. Yine aynı dönemde Business International'ın Türkiye raporunda "Türkiye'nin gündeminde ya kalıcı demokrasi ya da yeni bir askeri darbeye gidiş var" deniliyordu.

Bilindiği üzere ülkemizdeki darbe tartışmaları 60'lı yıllardan günümüze değin süregelmektedir. Ekonomik çöküş ve yönetsel kar­gaşa sürdüğü sürece de devam edeceğe benzemektedir. Sırası gel­mişken Özal'dan söz etmekistiyorum. Özal 1986 yılında "alterna­tifimiz yoktur" dedikten sonra: "İki yılda tahmin edilemeyecek ka­dar dış politikada sonuç aldık. Bir Kıbns meselesi eskisi kadar gün­demde midir?" diye soruyordu ve "Özal enflasyonu indiremezse gider diyorlar. Özal inşallah enflasyonu bu sene hep aşağıya çekecektir. Çünkü şartlar buna müsait ve önümüzdeki sene inşallah yılbaşısonu itibarıyle (1987'yi kastediyor) enflasyonun yüzde yirmibeş ci­varına geleceğini kuvvetle ümit ediyorum" diyordu.

. Politika ileriyi görme sanatıdır. Bu anlamda en başanlı politika­cı, öngörülerinde yanılmayan kişidir. Bu anlayışla Özal'ı değerlendi­rirsek tüm görüşlerinin zamanla doğrulanmadığını görmekteyiz.

Özellikle enflasyon konusundaki süregelen yanılgısının bugün Türk toplumunun her alanını etkisi altına alan kaosun temel nedeni olduğunu düşünüyorum.

1989 yılında yayınlamış olduğum bir yazıda o gün gündemde bulunan "Darbe olasılığı"nı işledim. Daha sonra da bu yazıyı "Do­ruk Operasyonu" adlı yapıtımda yayımladım.

12 Mart 1971 yarı askeri muhtırasal darbesine karşı ilk direne­cek organ TBMM olmasına karşın o dönemde başbakan olan Süley­man Demirel'in darbecilerle işbirliği yapmaya kalkışması kendi açısından gerekçesi ne olursa olsun demokratik yanılgıların en bü­yüğüdür.

1973 yılında 12 Mart Darbesi'yle ilgim dolayısıyla idam istemi­yle İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi 'nde yargılanırken sor­gum sırasında 12 Mart Darbesi'nin arkasında CIA' nın bulunduğunu duruşma tutanağına geçiren ilk kişiyim. İki yıl sonra bir gazeteye yapmış olduğu açıklamada Dışişleri eski bakanı İhsan Sabri Çağla­yangil beni doğruladı. Daha sonra çeşitli kaynaklar bu gerçeği teyi­dettiler.

12 Eylül 1980 Darbesi üzerine fazla konuşmaya gerek yok. Bu darbenin "Made in USA" damgalı olduğu birçok kaynaktan açıklan­dığı gibi bütün dünya da bu gerçeği kabul etmiş bulunuyor.

12 yıl CIA ajanlığı yaptıktan sonra insanlığa karşı suç işlediği­nin bilincine varan CIA ajanı Philippe Agee yapmış olduğu hıyanetleri "CIA Günlüğü" adlı iki ciltlik yapıtta toplamıştı. Aynı kişi 1988 yılında Türkiye'deki askeri darbelerde CIA' nın rolü için şunları söylemektedir: "Faşizmin en büyük destekçisi CIA' dır. Yunanistan, Tür­kiye, Güney Kore, Filipinler, İran, Endonezya' da CIA duruma müda­hale edip faşizmin zaman zaman yerleşmesini sağlamıştır. CIA Tür­kiye' de siyasi baskı ve işkence yapılmasında da başrolü oynamıştır."


* Eski KKK Orgeneral
** Eski MİT Başkanı Tümgeneral
*** Kur. Alb. Eski Emniyet Genel Md. ve Başbakanlık müsteşarı.